Yükleniyor...
Buradasınız:  Anasayfa  >  Analiz  >  Güncel Yazı

Otoriter Din Mafyası: DİYANET

Tarafından   /  26 Eylül 2013  /  7 Yorum

No Gravatar

 

Otoriter Din Mafyası: DİYANET

 

Diyanet, Anayasa’nın 136.maddesi gereği devlete bağlı olarak, ’din kurumu’ nu temsilen kurulmuştur. Dinin kurumsallaştırılmış hali olan bir Vatikan gibidir. Devlet ve devletleşmiş her türlü güç, Allah’ın, tüm kurum, yer, zaman ve toplumlara itidal, her beşeri izm ve yasanın üstüne geçen hükümlerini yok sayıp, yasa koyar ve bu yasaları mutlak olarak dayatırsa, buna tepkisiz ve müdahalesiz kalacaktır. Diyanet için, sistem, her bakımdan daha evladır.

 

 

Bu yüzden ki, Darahani’de, Zelan’da, Dersim’de, masum insanlar, ulusalcı yeni rejimin orduları tarafından katledilirken, rejime karşı ‘masum tek bir insanın dahi katlinin tüm insanlığı katletmek gibi sayılacağı gerçeği’ni haykıramamıştır.
Türkçe bilmediği için gencecik insanları asacak kadar şeytani faşizan bir politika izleyen İstiklal Mahkemeleri’ne, ‘üstünlüğü yalnızca iyi amellerde bulunanların kazanacağı’nı anlatamamış,
BM ve NATO gibi, insan hakları, eşitlik, adalet gibi insani söylemlerin ardına gizlenerek küresel çetelerin menfaatine çalışan şeytani cemiyetlere katılmak için takla atan devlet büyüklerinin yüzüne karşı ‘kafirleri dost edinmeyin!’ ayetini okuyamamış,
Meşru yollarla yönetime gelenlere gayrimeşru yollardan darbe indirenlere, kıla tüye takılıp koca bir ülkenin zamanını, gündemini, dikkatini ipotek altına alanlara, inançları yüzünden nice insanı en doğal haklarından mahrum bırakanlara karşı ses çıkaramamıştır.
Genelevler açıp binlerce kadını fuhuş batağında debelenmeye bırakan üstelik bu evlerden vergi toplayıp kapısına polisini diken devlete, Nisa Suresi 34.ayetin ‘erkekler kadınları korur, gözetir’ emrini hatırlatamamış, yine şans, iddia/bahis oyunları ile kendi eliyle halkına kumar oynatan devlete, bu yaptığının Allah’ın haram kıldığını helal saymak olduğunu söyleyememiş,
İnsanları borçlandırarak köleleştiren, kan emici para babalarına, modern tefecilerin her birine ‘Sizler birer firavunsunuz!’ diyememiştir, diyemez.

Çünkü Diyanet, dini, hayata dokunmayan, işlevsiz, sembolik mefhumlar bütünü olarak ele alır.
Diyanet’in, geçmişte, ilahlık taslayanları, firavunları onamak, tağutların uydurmalarını, her türlü hurafeleri, atalardan miras saçmalıkları topluma egemen kılıp, insanlara biricik ilah olan Allah’ı unutturmak adına tesis edilmiş din mafyalarından farkı yoktur.

 

 

Sadece, Diyanet’e ait tefsir ve meallere baktığımızda dahi karşımıza öyle korkunç bir tablo çıkar ki… Bu tablo, bize, İslam etiketli başka bir dinin, başka bir anlayışın, resmini sunar.
Allah’ı ve dinini hakkıyla idrak edemeyenler, akıl ve zekasını Hak’kı aramak adına kullanamayanlar, sorgulama erdeminden aciz kişiler de maalesef bu resme esir figürler haline gelir.

Bu korkunç tabloya dışarıdan bir göz atalım şimdi. Dışarıdan, ön yargısız, iradeye, akıl ve vicdana musallat izm’lerden ve geleneksel kalıplardan sıyrılarak…

 

 

 

 


Allah’tan Başkasını Çağırma:

 

Diyanet’in Ahkaf Suresi 5.ayet meali:
“Kim, Allah’ı bırakıp da, kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapıktır? Oysa onlar, bunların tapınmalarından habersizdirler.”

Ayetin orijinali:
وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّن (Ve men edallu mimmen)
يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَن (yed’û min dûnillâhi men)
لَّا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَومِ الْقِيَامَةِ  (lâ yestecîbu lehu ilâ yevmil kıyâmeti)
وَهُمْ عَن دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ (ve hum an duâihim gâfilûn)

 

Arapça’da ‘men’ akıllı varlıklar için kullanılır. Bazı ayetlerde istisna olarak, akıllı varlıkların beraberinde canlı varlıklar da sayılıyorsa genel ifadeyle onlar için de ‘men’ kelimesinin kullanıldığını görebiliriz. Nur Suresi 45.ayet buna örnek verilebilir. Fakat hiçbir vakit, ‘mâ’ kelimesinin işaret ettiği ‘şeyler’ için kullanılmaz. Diyanet, ayetin başındaki ‘men’ lafzını ‘kimse’ olarak doğru çevirirken, ‘yed’û min dûnillâhi men’ kısmındaki ‘men’i, ‘şey’ olarak çevirmiştir.
Ayetin sonundaki  ‘gâfilûn’ eril çoğul bir kelimedir ve sadece ‘akıllı varlıklar’ için kullanılır. ‘O kimseler’in gafil olması gerekir, ‘o şeyler’in değil. Yani çeviri zaten kendi içerisinde çelişkiler barındırıyor. Öte yandan, ‘yed’û’ kelimesi  ‘dua etmek’ manasındadır.
Dua; çağırmak, istemek, yalvarmak gibi hallerin genel adıdır ve ancak tapınılana, kul olunana dua edilebilir.
Ayetin devamı da bu çevirinin nasıl sakat bir çeviri olduğunu ortaya koyuyor:
وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاء وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ
(Ve izâ huşiren nâsu kânû lehum a’dâen ve kânû bi ibâdetihim kâfirîn)
“O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk ettiklerini kabul etmeyeceklerdir.”(Ahkaf/6)
Ahkaf/5’e  göre ‘o dua edilenler’ den kasıt sadece ‘şeyler’ yani taştan, ağaçtan yapılmış putlar olsaydı, nasıl olur da ahirette onlarla yan yana getirilirdik? Putların vereceği bir hesap mı var? Orada canlanacaklar mı? Bu akla mantığa zarar bir yorumdur. Gerçekte, dua edilenler ‘şeyler’ değil, ‘kimse’lerdir.

 

Ayrıca Ahkaf/5’de ‘dua etmek’ ifadesi kullanılırken bir sonraki ayette ‘kulluk etmek’ ifadesine yer verilmiştir. Yani, Allah’tan bir başkasının çağrılması, ona dua edilmesi, ona kulluk etmekle eşit sayılmıştır.

Diyanet’in çevirisinden nasıl bir anlam çıkıyor peki? : “Şirk, sadece putlara tapınmaktır ve tarihte kalmıştır.”
Ölmüş bir yakınına, ‘evliya’ olarak bildiği ölmüş bir zata, türbelerin, mezarlıkların başında onları aracı koyarak dua edenlere, bu yaptıklarının şirk olduğunu söylediğinizde ne işiteceksiniz? İşte bu sözü.

 

Ayetin asıl meali:
“Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendilerine cevap veremeyen, onların dualarından bile habersiz olan kimseleri çağıranlardan daha sapık kim olabilir?


Allah’ın Ümitsiz Kullarına Tavsiyesi:

 

Diyanet’in Hacc Suresi 15.ayet meali:
“Her kim ona (Muhammed’e) Allah’ın dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa hemen tavana bir ip çeksin, sonra kendini assın da bir baksın; başvurduğu (bu yöntem), öfkelendiği şeyi giderecek mi?”

Ayetin orijinali:
مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاء ثُمَّ لِيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ
)Men kâne yezunnu en len yensurehullâhu fîd dunyâ vel âhıreti felyemdud bi sebebin iles semâi summel yakta’ felyenzur hel yuzhibennekeyduhu mâ yagîz)

Ayet, esasta Allah’ın resulüne yardım etmeyeceğini düşünenler hakkında değil, Allah’ın kendisine yardım etmeyeceğini düşünenler hakkında. ‘Men kâne yezunnu en len yensurehullâhu’, ‘kim kendisine yardım etmeyeceğimizi zannederse’ olur, çünkü ‘yensure-hu’daki ‘hu’, Allah’ın hitap ettiği kişi/kişileri kasteder. Zaten birinci ayetten buraya kadar Resul’den bahsedilmiyor, genele sesleniliyor. Diğer türlü bu yanlış çeviri, ‘Allah’ın, resulüne yardım etmediğini düşündüğümde, kendimi tavana asarsam bu düşünce benden gidecek mi?’ diye sordurur. ‘Felyemdud bi sebebin iles semâi summel yakta’ bu ifadedeki, ‘sema’ tavan, ‘sebeb’ ip olunca ‘ليقطع’ (yakta) da mecburen kişinin boynundaki ipe gidiyor. Ortaya da, Allah’ın, kendisine yardım etmeyeceğini düşündüğü için intihara kalkışan birinin resmi çıkıyor.

 

 

Oysa ‘bi sebebin iles semâi’ ifadesi, bir sebeple semaya yönelmektir. ‘Summel yakta’(sonra kessin) diyor fakat burada kesilecek şey, ip yahut o sebep değil, semaya yönelen kişinin, Rabbiyle arasındaki herşeydir. Bu yöntemi denedikten sonra ‘can sıkıntısı/öfkesinden kurtarıp kurtarmadığına baksın’ deniyor. Diyanet’in mealinden ne anlıyoruz? Yardım etmediğini düşünen kişiye, kendisine aracısız yönelmesini sağlayacak değil de saçma sapan bir yöntem öneren bir Allah (haşa).
Diyanet, Allah’ı nasıl tanıdığının/tanıttığının farkında mıdır acaba?


Ayetin asıl meali:
“Kim Allah’ın dünya ve ahirette kendisine yardım etmeyeceğini sanıyorsa göğe doğru yönelsin ve sonra herşeyle olan bağını kessin de uyguladığı bu planın, kendisinin canını sıkan her şeyden kurtarıp kurtarmadığına bir baksın.”

 

 

Demir’in İnmesi:

 

Diyanet’in Hadid Suresi 25.ayet meali:
“Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri yarattık (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah da kendisine ve Resûllerine gayba inanarak yardım edecekleri bilsin. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.”

Ayetin orijinali:
لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَأَنزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ

Ayette geçen ‘وَأَنزَلْنَا’ (enzelnâ), indirmek anlamına gelir, daha yüksekte olan bir konumdan aşağıya herhangi birşeyin inmesidir.

Buradaki yanlış, küçük ve önemsiz gibi görünebilir oysa öyle değil. “Enzelnâ” fiilinin ne anlama geldiği apaçıkken Diyanet tarafından başka bir anlama kasti olarak çekilmiştir.
Allah, aynı fiili, ayetlerinde, ‘yukardan aşağı inen şeyler’ için kullanmıştır. Yağmur da yaratılmıştır fakat Kur’an ayetlerinde yine ‘enzelnâ’ fiiliyle yeryüzüne indirilişi bildirilir ki yağmurun inmesi insanlar tarafından tanık olunan bir olaydır, oysa demirin indirildiği ifadesi başlı başına bir mucizedir. Bir miktar araştırma, bizi ‘enzelnâ’ ifadesinin mükemmel şekilde hakikate uyduğunu gösterecektir. Yerbilim (jeoloji) araştırmalarına göre demir, dünyanın oluşumunun ilk zamanlarında, çekirdeğe yer çekiminin etkisi ile çökerek inmiştir ve bugünkü çekirdeği oluşturan demir-nikel karışımı meydana gelmiştir. İşin ilginç yanı evrendeki demirin tek kaynağı nükleostentez, yani yıldızların çekirdeklerinde sentezlenen demirdir. Dünyadaki demirin en büyük kaynağı da demir içeren meteoritlerdir ve meteorlar vasıtasıyla, ayetin de bildirdiği üzere, yeryüzüne inmiştir.
Allah’ın, neden özellikle ‘enzelnâ’ ifadesini kullandığını artık anlayabiliriz.
Diyanet ise bu ifadenin üzerini dolayısıyla bir mucizenin üzerini örtmüştür.

Ayetin asıl meali:
“Elçilerimizi apaçık kanıtlarla gönderdik, onlarla birlikte kitabı ve yasayı indirdik ki halk adaleti gözetsin. Büyük bir kuvvete ve halk için yararlara sahip olan demiri de indirdik ki ALLAH kendisini ve elçisini inançla destekleyenleri ayırsın. Allah Güçlü’dür, Üstün’dür.”

 


Övgü Yalnızca Alemlerin Rabbi Allah İçindir:

 

Diyanet’in Ahzab Suresi 56.ayet meali:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi överler. Ey inananlar! Siz de onu övün, ona salat ve selam getirin.” (Eski)

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (Yeni)
Diyanet’in ikinci mealine verdiği not: “Peygambere Allah’ın salât etmesi, rahmet etmesi; meleklerin salât etmesi, şanının yüceltilmesini dilemeleri; mü’minlerin salât etmesi ise, dua etmeleri anlamını ifade eder.”

Ayetin orjinali:
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّون عَلَى النَّبِيِّ َ (İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi)
“Muhakk Allah ve melekleri peygambere salât ederler.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا (Yâ eyyuhâllezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ)
“Ey iman edenler, siz de O’na salât edin.”

Peki nedir salât etmek? Kur’an’da salât kelimesi (türevleri salli, salu, salavat) ayetlerdeki bağlamına göre değişik anlamlara sahiptir. Bu sözcüğe, destek vermek, bağlılık göstermek, itaat etmek gibi anlamlar verilebilir fakat sözcüğün hangi ayette nasıl bir bağlamda daha doğrusu ‘kim için’ kullanıldığını görmeden sözcüğe net bir anlam vermek de mümkün değildir.

Taha/14’de namaz manasında kullanılan salât kelimesi, Allah’a övgü, itaat ve bağlılık anlamlarını da içerisinde barındırır:
İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa’budnî ve ekımis salâte li zikrî.
“Şüphesiz ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Şu halde bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.”
Söz konusu kelime,  insanlar için kullanıldığında, ‘destek vermek’  manasına gelir.

Misal, Ahzap/43’de Allah’ın kullarına olan salavat’ından yani desteğinden bahsedilir:
Huvellezî yusallîaleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ
“O (Allah) ve melekleridir ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize desteğini  verendir. İnananlara merhamet eden O’dur.”

Tevbe/103, Peygamber’i insanlara salat etmeye/destek vermeye çağırmıştır:
Huz min emvâlihim sadakaten tutahhiruhum ve tuzekkîhim bihâ ve salli aleyhim, inne salâteke sekenun lehum, vallâhu semîun alîm
“Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka al ve onlara destekçi ol. Çünkü senin desteğin onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

Bu kelime Allah adına kullanıldığında, ‘övgü’ manasını içerisinde barındırabilir fakat buradan sözcüğün ‘övgü’ manasına geldiği anlamı çıkmaz. Kur’an’da ‘övgü’ için özel olarak ‘hamd’ kelimesi kullanılır ve ‘hamd’ın yani övgünün asıl sahibinin kim olduğunu şu ayet bize bildirir:
فَلِلَّهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَرَبِّ الْأَرْضِ رَبِّ الْعَالَمِينَ  (Fe lillâhil hamdu rabbis semâvâti ve rabbil ardı rabbil âlemin) “Bütün övgüler Göklerin Rabbi, Yerin Rabbi ve Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.”


Diyanet, ‘salât’ kelimesinin  Allah için kullanıldığında vereceği manayı, bizim gibi bir beşer olan (Fussilet/6)  elçi için kullanarak O’nu ilahlaştırma yoluna gitmiştir. Daha sonraki mealine verdiği notla, daha başka yanlışlara da yol açmıştır. Allah’ın rahmet etmesi ve meleklerin peygamberin şanını yüceltmeleri (oysa şanı yüceltilecek yalnızca Allah’tır) ‘salât’ kelimesiyle ifade edilemez, böyle olsa, ‘siz de ona salât edin’ diyerek, Allah’ın, insanlardan, peygambere rahmet etmeleri ve onun şanını yüceltmelerini istediği anlaşılır. Oysa, ayetteki ‘salât’ destek vermek manasındadır.
Ayetleri bağlamlarına göre değerlendirmeyen, bazı müteşabih lafzları ‘kim için’ ve ‘ne şekilde’ kullanıldığı analizini yapmaktan aciz Diyanet ve geleneksel mealciler, insanları, yalnızca Allah’a ait olan övgüyü, Peygamber’e sunmaya itmiş, Allah’ın ‘destek olun’ sözünü Peygamber’in ardından şuursuzca tekrarlayan yığınlar haline getirmiştir.

Ayetin asıl meali:
“Allah ve melekleri peygamberi desteklemektedir. Ey iman edenler, siz de onu destekleyin ve O’na selamet dileyin.”

 

 


Kadın Dövülüyor mu?:

 

Diyanet’in Nisa Suresi 34.ayet meali:
“Allah’ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin, mallarından sarf etmelerinden dolayı erkekler kadınlar üzerine hakimdirler. İyi kadınlar, gönülden boyun eğenler ve Allah’ın korunmasını emrettiğini, kocasının bulunmadığı zaman da koruyanlardır. Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın. Doğrusu Allah Yüce’dir, Büyük’tür.”

Ayetin orijinali:
الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاء بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَبِمَا أَنفَقُواْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِّلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ وَاللاَّتِي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلاَ تَبْغُواْ عَلَيْهِنَّ سَبِيلاً إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا

Ayette yer alan قَوَّامُونَ (kavama) sözcüğünün arapçadaki  tam karşılığı ‘korumak, gözetmek’tir. Diyanet’in verdiği anlam ise  ‘hakim olmak’. Oysa ne kavama/kavvam kelimesi, ne de bu kökten türeyen herhangi bir sözcük Kur’an’da hiçbir yerde ‘yönetici, hakim’ olarak geçmez.  Kavama sözcüğü, aynı sürenin 127 ve 135. ayetlerinde, Maide/8, Bakara/229, Taha/14 ve Rahman/9’da doğru anlamında ‘korumak, gözetmek’ olarak çevrilirken, bu ayette, alakası olmadığı halde neden ‘hakim olmak’ olarak çevrilmiştir acaba? Üstünlük yoksa erkeğe mi aittir?
Erkeğin kadına, kadının da erkeğe bir üstünlüğü olamayacağını, üstünlüğün sadece takvada ve erdemli bir yaşamda olduğunu bildiren Hucurat/13’ü inkar mı etmeliyiz peki?

Diyanet daha sonra bu yanlışını düzeltiyor:

Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.”

Fakat bu mealde büyük yanlışlar hala söz konusu.
Ayette ‘li el gaybi’ ifadesi geçiyor, yani –erkeklerin- gıyabında, onlar olmadıkları vakit, yokken anlamına sahip, ifadenin ayetteki bağlamından da anlaşılıyor ki iffetli kadınlar iffetini erkekleri yanında olmadıkları vakit de korur. Peki bu çeviriden ne anlamalı? Korunan şeyin iffet olduğu anlaşılıyor mu?

Ayette yer alan ‘نُشُوزًا’ (nüşûz) ifadesinin bir ‘başkaldırı’ anlamına geldiği doğru. Fakat bu başkaldırı erkeğin emir ve hükmüne değil, evlilik ahdinin kendisinedir. Evli bir kadın eşinden başkasıyla yüz-göz olur, erdem ve iffetinden taviz verme boyutuna yaklaşırsa bu eşiyle yaptığı ahde, sözleşmeye bir başkaldırıdır. Aynı ifade yine Nisa Suresi 128.ayette geçer ve bu sefer Diyanet ve pek çok kişinin mealinde, itaatsizlik/başkaldırı gibi anlamlar verilmeden ‘erkeğin ilgi ve sadakati’ olarak çevrilir. Aynı anlam verilse, o halde erkeğin de kadınına itaatsizlik etmemesi gerekmeyecek midir?
Bir kelime nasıl olur da bir yerde itaatsizlik diğer bir yerde sadakatsizlik yahut ilgisizlik anlamına gelir?
Hakikatte erkek, kadınının itaatsizliğinden değil sadakatsizliğinden şüphe ettiği vakit uyarısını yapar, kadının ısrarı karşısında yatağını ayırır ve yine söz dinlemezse ‘idribu’(?)

 

Peki bu ifade ne anlama geliyor?
Bu kelimenin fiil kökü ‘daraba’dır. Daraba, yaklaşık 37 değişik anlama sahiptir ve Kur’an’da yer aldığı ayetler/bağlamlara göre farklı anlamlarda kullanılır. Örnek vermek gerekirse, R’ad Suresi/17’de ‘açıklamak, izah etmek’ anlamında kullanılmış. Yine Zuhruf/5’de ‘sorumluluğu kaldırmak’, Zuhruf/58’de ‘ortaya koymak’, İbrahim Suresi/24 ve 45’de ‘örnek vermek’, Bakara/61’de ‘mahkum olmak’, Nur/31’de ‘örtmek’, Bakara/60 ve 73’de ‘vurmak’, Kehf Suresi/11’de ‘kapamak’ , Bakara/273 ve Al-i İmran/156’da ‘dışarı çıkmak, seyahat etmek’ gibi değişik anlamlara gelecek şekilde geçer.
Diyanet bu birçok anlama gelen sözcüğün özellikle ‘dövmek’ anlamını kullanmıştır. Önüne de ayette geçmediği halde ‘hafifçe’ ifadesini iliştirerek ayeti kendince yumuşatmaya yahut yanlış anlaşılmasını engellemeye çalışmıştır. Oysa ortadaki yegane yanlış kendi çevirilerinden kaynaklanmaktadır.

Ayetin gerçeğe en yakın meali:
“Erkekler kadınları gözetirler. Zira Allah her birine farklı yetenekler ve özellikler vermiştir. Nitekim erkekler evin geçiminden sorumludur. Erdemli kadınlar, Allah’ın emirlerine boyun eğer ve Allah’ın korumasını emrettiği (onur ve iffetlerini) tek başlarına bile olsalar korurlar. İffetlerinden endişe duyduğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarınızı ayırın ve nihayet onları çıkarın/gönderin. Size itaat ederlerse onlara karşı bir yol aramayın. Allah Yüce’dir, Büyük’tür.”

 

Cariye Yanılgısı:

 

Diyanet’in Nisa Suresi 3.ayet meali:
“Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.”

Ayetin orijinal hali:
وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ فِي الْيَتَامَى فَانكِحُواْ مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تَعْدِلُواْ فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلاَّ تَعُولُواْ

Ayette, فَانكِحُواْ  (fe inkihû) ‘nikahlayın’ fiilinden sonra kadınların sayısı sayılıyor, iki (mesnâ) ve üç (sulâse) ve dört (rubâa) diye gidiyor. ‘Adaletli olmaktan korkarsanız’ sözünden sonra doğrudan  ‘bir veya  cariye’ (fe vâhideten ev mâ meleket eymânukum) ifadesi geliyor. Dikkat edin arada ve sonra herhangi bir fiil gelmiyor. Kadınların sayısı, ‘bir veya cariye’ ifadeleri tek bir fiile bağlı: Nikahlayın (fe inkuhü). Arapça bir kural olan ‘matuf matufun aleyh’ine göre zaten ‘bir veya cariye’ ifadesinin ortasına fiil sokulamaz her ikisi de öncesinde gelen fiile bağlıdır.

 

 

Peki Diyanet’in çevirisinde yer alan ‘yetinin’sözü, ayetin neresinde?
Sahip olduğunuz cariyelerle yetinin çevirisinden ne anlaşılabilir? Elinizin altında bir savaş esiri olduğunda, O’nun cinselliğinden faydalanabilirsiniz, anlamına gelmez mi? Bu, hür olsun esir olsun, Allah’ın koymuş olduğu zina yasağını, neshetmek olmaz mı?
Böylesine büyük bir hata kabul edilebilir gibi değil.

Ayetin gerçek meali:
“Yetimler hakkında adaletli davranamamaktan korkuyorsanız uygun gördüğünüz kadınlardan ikişer, üçer, dörder; onlara eşit davranamamaktan korkarsanız bir taneyle veya sözleşmeyle hak sahibi olduğunuzla evlenin. Sapmamanız için en uygunu budur.”

Şunu da belirtelim ki, Nisa/3, çok eşliliğe bir öneri yahut davetiye değildir. Sadece özel durumlara has, üstelik bekar kızlarla değil dul kadınlarla yapılabilecek evliliğe verilen bir ruhsattır. Zaten ayette de evli yahut dul kalmış kadınlar için kullanılan نسا ‘nisâ’ lafzı yer alır. Bu ayet, cahiliye arap toplumunda, savaşlardan sonra ortada kalan dul kadın ve yetimleri sahiplenme üzerine geliştirilen bir sistemi düzeltme ve bu sistemdeki aşırılıkları önleme amacındadır. Dönemin geleneğine göz attığımızda, savaş sonrasında erkeklerin 15’e kadar kadınla nikahlandığını görebiliriz. Bir yerden sonra kadınlar arasında adaleti gözetemeyen ve sahip oldukları yetimlere kalan mirastan faydalanma beklentisine giren erkekler, evlilik kurumunu ifsada uğratmıştır. Bu ayet, yetimlerle miras sebepli evliliği bir bakıma men etmiş, evlilik sayısına kısıtlama getirmiş, ‘tek eş’in, adalette kalmak olduğunun altını çizmiştir.
Yine adaletin ‘tek eş’ ile sağlanacağını şu ayet bize bildirir:
“Ne kadar hırslansanız, ne kadar çabalasanız da kadınlar arasında asla adaletli davranamazsınız. Öyleyse tamamen birine yönelip de diğerini askıda kalmış gibi bırakmayın. (Nisa/129)

Ayetlerde adaletten kasıt, ilgi, sevgi, muhabbet olduğu malum. Erkeği ve kadını yaratan Allah’tır ve fıtratlarını da en iyi O bilir. İkisinin de gönlü birdir, ne erkek aynı anda birden fazla kadını sevebilir, ne kadın birden fazla erkeği. Allah da bunu bildiğinden, bu ayetiyle, tek eş sahibi olmanın önerisinde bulunmuştur.

 

 

Diyanet’in Mu’minun Suresi 5-6.ayet meali:
“Eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten koruyanlar, doğrusu bunlar yerilmezler.”

Ayetin orijinal hali:
وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ
إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ

Ayette ‘eş’ ve ‘cariye’ kelimelerinin bağlacı olan أَوْ (ev) ‘yahut, veya, yani’ anlamlarına gelir, Diyanet ise bu bağlacı ‘ve’ olarak kullanmıştır. Burada küçük gibi görünse de gerçekte büyük bir fark ve saptırma var. Biraz olsun dilbilgisi kurallarından haberdar olan bir kişi, ‘ve’nin iki durumu/şeyi birbirine bağladığını, ‘veya’nın ise iki durumu/şeyi birbirinden ayırdığını ve ‘birinden biri’ anlamını verdiğini bilir.
Diyanet’in bu hatalı çevirisinden nasıl bir anlam çıkıyor?: Hür bir eşin yanında bir cariye de nikahlanabilir. Tabii bu, en iyi niyetli çıkarım olacaktır. Bu çeviriden daha çok, cariyeye nikahsızken, ‘furuc’ yani mahrem bölgelerin açılmasının sakıncası olmadığı anlaşılır. Esasta bu çeviri, cariyeye nikahsız yaklaşılamayacağını üstelik hür bir kadınla evliyken cariye ile evlenilmeyeceğini haber veren Nisa Suresi 25.ayete tamamen aykırıdır:
Sizden özgür kadınlarla evlenmeye güç yetiremiyenler, mümin cariyelerden evlensin. İnancınızı en iyi bilen Allah’tır. Birbirinize eşitsiniz. Sahiplerinin izniyle ve uygun şekilde mehirlerini ödeyerek onlarla nikahlanın. İffetli yaşasınlar, zina etmesinler ve gizli dostlar edinmesinler. Evlilik yoluyla özgürlüklerine kavuştuktan sonra zina yaparlarsa, kendilerine özgür kadınlara verilen cezanın yarısı uygulanmalı. Bu, cariye ile evlenme izni, günaha girmekten korkanlarınız içindir. Sabrederseniz sizin için daha iyi. Allah bağışlayandır, Rahim’dir.”

Açık ve net. Bu ayet, cariye ile evlenme izninin zina günahına düşmemek adına verildiğini yani cariyeye de nikahsız yaklaşılamayacağını ve zaten hür bir kadınla evliyken bir cariye nikahlanamayacağını, bize bildirir.
Mu’minun/5 ve 6’daki ‘eş veya cariye’ ifadesinin arasındaki ‘veya’ bağlacından da bu açıkça anlaşılır.
Yine Nur/32 de ‘Onları evlendirin’ buyurur.
Savaş esiri de olsa, bu insanlara nikahsız yaklaşmak söz konusu olamaz.

İlgili ayetlerin tamamında savaş esirlerinden yahut kendi rızası ile Müslümanların yanına kaçmış kişilerden  مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ (mâ meleket eymân) şeklinde bahsedilir. Bu ifade (mâ meleket eymân), Diyanet ve çoğu mealci tarafından her surette, bu ayetlerde de olduğu gibi, cariye yahut köle olarak çevrilir oysa ifadenin cariye ve köleler için kullanılması mümkün değil. Çünkü bu ifade, esir alınan fakat bu esaretten kurtulmaları adına başvurulan bir yöntemle, bu kişilerin kazandığı yeni kimliklere bir atıftır. Buna göre artık, ortada bir cariye de yoktur köle de. (Maalesef, sistem, bu tarz mealciler yüzünden temelinden sarsılmış olduğundan  ve henüz başta bu açıklamayı yaptığımız takdirde, anlam kargaşasına sebebiyet vereceğimizden, bu birkaç ayette, ifadeye verilen anlam üzerinden analiz yapmak zorunda kaldık.) ‘Mâ meleket eymân’ ifadesindeki ‘eyman’, yemin kelimesinin çoğuludur. ‘Meleket’ daha çok ‘yönetmek’ anlamında çevrilse de, bu cümledeki bağlamı, ‘hak sahibi olmaktır’. Yani, ‘mâ meleket eymân’ın tam karşılığı, ‘sözleşmeyle hak sahibi olunan’dır. (Hatta çevirilerin bazısında ‘sağ elinin altındakiler’ diye geçer. Bu sözleşirken, sağ elin kaldırılması ile alakalıdır.) Bu kişilerle Müslümanlar, belli anlaşmalar/sözleşmeler yaparlardı. Bu anlaşma, nikah yoluyla özgürlüklerine kavuşturmaları yahut belli bir süre yanlarında çalışmaları, hizmetlerini görmeleri şeklinde de olabilirdi. Sözleşmenin, belli bir süre için hizmet verme, işçi olarak çalışma şeklinde gerçekleştiğini, Nahl/71, Rum/28, Nur/5 ayetlerinden öğreniriz ki bu ayetler, yine işçi, hizmetli olarak çalışan savaş esiri kadın ve erkeklerden de aynen ‘mâ meleket eymân’ şeklinde bahseder.

 

Nisa/3 ve 25’te işaret edildiği üzere, sözleşme, nikah üzerineyse yahut belli bir süre işçi olarak çalışma anlaşması sonradan nikah anlaşmasına dönüştüyse, bu kişilerin, Mu’minun/5 ve 6’da bildirdiği gibi, ‘sözleşmeyle hak sahibi oldukları’na mahrem yerlerini açmalarında elbette bir sakınca olmayacaktır çünkü bu kişiler zaten birbirine helaldir.

Ayetin gerçek meali:
“O mümin erkekler ve kadınlar, avret bölgelerini eşleri veya sözleşmeyle hak sahibi oldukları haricinde korurlar” hatta أَوْ (ev) bağlacının ‘yani’ anlamını alırsak, ayet şu şekilde de çevrilebilir:
“O mümin erkekler ve kadınlar, avret bölgelerini eşleri yani nikâh ahdi yapmış oldukları haricinde korurlar.”

 

(Ayetten açıkça anlaşılıyor ki, sadece erkekler değil, hür kızlar da savaş esiri erkeklerle sözleşmeler yapıyor, bu kişilerle nikah sözleşmesi yapan kızlar, onları kocaları yaparak özgürlüklerine kavuşturuyordu.)

Söz konusu açılmışken şunu da bildirelim ki, bu hatalı çeviriler, İslam’ın savaş esirlerini, kadın olsun erkek olsun, köleleştirmekten men ettiği gerçeğinin üzerini örter. Kur’an’da kölelik ve köleleştirilmiş kişilerden bahseden ayetler mevcuttur, fakat bu, durumu onaylamak ve Müslümanları köleleştirmeye davet etmek değil, ortadaki mevcut, korkunç realiteye değinmektir.  Nisa/3 ve 25 görüldüğü gibi savaş esiri kadınların salık bırakılması, son çare olarak nikahlanarak özgürlüklerine kavuşturulması gerektiğini bildirir. Yine Nisa/92, yanlışlıkla birisini öldürme karşılığında köle azat edilmesi gerektiğini söyler. Bunlar mevcut düzeni değiştirmeye ve köle varlığını ortadan kaldırmaya yönelik ayetlerdir.
Muhammed/4, savaşta esirlerin mennen yani karşılıksız ya da fidye karşılığı serbest bırakılmasını buyurur. Bu ayet, tek başına, Müslümanları köleleştirmekten men etmektedir. İslam’da tek efendi, tek Rab, Allah’tır. ‘Yalnız bana kulluk/kölelik edin’ çağrısında bulunan Rab’bin, köleliği onaylaması söz konusu olamaz.  Allah nebilerini de bu şekilde terbiye etmiş ve onları köle sahibi olmaktan men etmiştir. Tevrat’ın ve İncil’in tahrife uğramış nüshalarında birkaç nebinin köle sahibi olduğunun anlatılması, onlara iftiradan başka bir şey değildir.

 

 

 

 

Huri Uydurması ve Cennet Yaşamı:
Diyanet’in Nebe Suresi 31-34.ayetleri meali:
“Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.”
Ayetin orijinali:
حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا (Hadâika ve a’nâbâ): Bağlar, bahçeler
وَكَوَاعِبَ أَتْرَابًا  (Ve kevâıbe etrâbâ): ?
وَكَأْسًا دِهَاقًا (Ve ke’sen dihâkâ): İçi dolu kadehler

 

 

Ve kevâıbe etrâbâ’, şimdi bu sözcüğü biraz inceleyelim: Arapça kab, şişkin tümsekli şeyler için kullanılır, ka’be, ‘dane-tane’ demektir. Ka’betü e’nab, ‘üzüm tanesi’, kevâıb(كَوَاعِبَ) çoğul bir sözcük olarak ‘üzüm taneleri’ anlamına gelir.
Kevâıb kelimesinin arap toplumunda, ‘gögüsleri tomurcuklanmış kızlar’ için bir benzetme olarak kullanılması Diyanet’i yanıltmıştır. Oysa benzetmede kullanılan bir kelime, benzetilen şey ile özdeşleşemez. Birine ‘aslan gibi adam’ ya da bu adama ‘aslan’ demenizle, aslan kelimesinin anlamı artık ‘adam’ olmaz. İkisi iki farklı varlıktır hala.
Kevâıb, üzerine yorum katılmadan, kullanım yerlerine bakılmadan, eklemesiz çıkarmasız, ‘üzüm taneleri’dir, ‘gögüsleri tomurcuklanmış kızlar’ değil.
Ayetteki ‘etrâbâ’ (atraban) kelimesi ise  ‘yaşıt, uyumlu, denk’ anlamlarına sahiptir ve bir sıfat olup doğrudan ‘üzüm tanelerini‘ yani ‘kevâıb’ı tanımlar. Ayetteki bağlamına göre, ki üzümleri tanımlıyor, kullanılabilecek en uygun anlamı, ‘denk’ olur. ‘Kevâıbe etrâbâ’ yani ‘birbirine denk üzüm taneleri’. Diyanet’in mealine baktığımızda üzümler ve şarap dolu kadehler arasında ‘göğüsleri çıkmış genç kızlar’ ifadesi zaten anlatımın uyumunu bozmakta ve alakasız olarak sırıtmaktadır.
Hem göğüsleri çıkmış genç kızlar ne demektir? Genç kızlar bebek sahibi olup onları emzirecek midir? Oysa cennette üreme olayı yoktur, kadınlar annelik yapmayacaktır.
Dahası Diyanet, ayeti bu şekilde çevirerek erkeklerin cinsel zaaflarını gıdıklama ahlaksızlığında bulunmuş, Allah’ın cenneti tasvir ederken kullandığı pek temiz ifadelerin anlamlarını kirletmiştir.

 

 

 

Ayetin gerçek meali:
“Bahçelerde asmalar var, asmalardan devşirilen dane dane üzümler ki her biri ötekine denktir, ve üzümlerden yapılıp dolu dolu kadehlerde sunulan içecekler…”

 

 

(Ayeti daha bilinçli bir yaklaşımla ‘birbirine uyumlu eşler’ şeklinde çeviren müfessirler de var. Fakat bu çeviri de ayetteki uyumu bozar, tam ve doğru anlamı karşılamaz.)

 

 

Diyanet’in Rahman Suresi 56.ayet meali:
“Oralarda bakışlarını sadece eşlerine çevirmiş dilberler vardır. Onlara eşlerinden önce ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.”

 

 

İşin vahametini göz önüne sermek adına bir de Süleyman Ateş’in mealine bakalım:
“Onlarda bakışları kısa (yalnız kocalarına bakan) öyle dilberler de var ki, bunlardan önce onları ne insan, ne de cin kanatmamıştır.”

 

 

(Muhtereme göre bu dilberleri cennetlik erkekler kanatacakmış. Kafalarındaki cennet resmi: sex köşkü.)

 

 

Ayetin orijinali:
فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ

 

 

 

Fihinne kâsirâtut tarfi’ inceleyeceğimiz ifade bu:
‘Kâsirâtut tarfi” ifadesini geleneksel mealciler ‘kısık bakış’ olarak anlamış, ‘kısık bakış’ı, iffetli olmanın, iffeti korumanın göstergesi olarak düşünmüşlerdir oysa Kur’an’da hiçbir vakit, iffetin korunması, ’kısık bakış’ gibi bir ifadeyle tarif edilmez, ‘hıfz el-ferc’ denir.
Bu ‘kısık bakış’ın sahiplerinin ise dilber olduğu sonucuna varılmış, ortaya da zorlama bir yorumla ‘gözlerini sadece eşlerine diken dilberler’ gibi bir çeviri çıkmıştır. Halbuki, ayette ne dilber vardır, ne göz ne de bakış…
Kâsiretü’t tarfi’deki ‘tarfi’, taraf demektir, taraf ise son demektir  yani uç.
Misal, Hud Suresi 114.ayette  ‘tarafeyn nehar’ ifadesi geçer, bu gündüzün iki ucu, anlamındadır.
Kâsiret ise ‘kısaltmak’ demektir, kısmak değil.
Fihinne, ikiden fazla yer/yerde demektir. Burada ‘hinne’ zamiri doğrudan ‘kâsirâtut tarfi’ye gider, yani ‘uçları kısalan’a. Fihinne bu ‘uçları kısalan’ın ikiden fazla yerde ve çoğul olduğunu bildirir. Peki nedir o uçları kısalan şeyler ? Ayetin öncesine bakalım:
وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ
(Ve li men hâfe makâme rabbihî cennetân)
Rabbin(in divanın)da duracağını düşünüp adımını denk atanlara iki cennet var. (Rahman/46)
فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ
(Fîhima aynâni tecriyâni )
Oralarda akıp duran iki pınar var. (Rsahman/50)
فِيهِمَا مِن كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ
(Fîhima min külli fâkihetin zevcâni)
Oralarda her meyveden ikişer çift var. (Rahman/52)
مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ
(Müttekîne alâ furuşin batâinühé min istekrakin ve cele’l cennetyne dâin)
Cennettekiler ipek astarlı döşeklere yaslanırlar. Her iki cennetin meyveleri ellerinin altındadır. (Rahman/54)
O tarafları yani uçları kısalan/kısaltılan şeylerin meyve olduğunu anlayabiliriz.
Rahman/56, bir önceki ayetteki ‘meyveler ellerinin altındadır’ ifadesini, bu meyvelerin tarafları onlara doğru kısaltılmış, ulaşmaları kolaylaştırılmış diyerek tanımlıyor/tamamlıyor ve daha öncesinde hiçbir insanın ve cinin onlara dokunmadığını da ekliyor.  Meyvelerin kolaylıkla insanlara ulaşacağını yine İnsan Suresi 14.ayette bulabiliriz.
Ayetin gerçeğe en yakın meali:
“Oralarda uçları ellerine eğilen (meyveler) vardır ki daha önce hiçbir insan ya da cin dokunmamıştır.”

 

 

 

Diyanet’in Vakıa Suresi 22.ayet meali:
“İri gözlü huriler de vardır.”
Ayetin orijinali:
وَحُورٌ عِينٌ

 

Ve hûrun ıynun’ bu ifade de bir ‘huri’ varlığı yok, ‘iri’ kelimesi  de yok, yer alamaz da. Çünkü ortada sadece bir isim ve bu ismi tanımlayan bir de sıfat var. ‘Hûr’ kelimesi bir sıfat olarak ‘ıyn’ yani gözü tanımlar. Önce bu gözün ne tür bir göz olduğunu anlamamız gerekir.

Misal olarak Hicr/45’e bir bakalım:  إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ   (İnnel muttekîne fî cennâtin ve uyûn)
“Sorumlu davrananlar bahçelerde ve gözlerdedir”
Uyun’un öncesinde görüldüğü gibi bahçeden söz ediyor, bu gözlerin insan gözü değil de su gözleri yani pınarlar olduğunu rahatlıkla anlıyoruz.
Söz konusu bu ayete Diyanet aynen şu çeviriyi yapmıştır: “Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, cennetler içinde ve pınarlar başındadır.”
Diyanet buradaki ‘göz’ü doğru bir şekilde çevirirken, Vakıa 22’de, öncesinde ‘hûr’ geçen gözü, ‘huri gözü’ olarak kasten yanlış çevirmiştir.
‘Hûr’ arapça temiz demektir, ‘hûrun ıynun’ temiz gözler anlamındadır. (Dikkat edin, bu sözcüğe, ‘temiz gözlüler’ anlamı dahi verilemez. Sözcük, hiçbir şekilde kişilere gönderme yapmıyor.) Şimdi bunların su gözleri yani pınarlar olduğunu ayetin öncesi ve sonrasına bakarak anlayalım:

 

 

وَفَاكِهَةٍ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ
(Ve fakihetin yetahayyerûn)
Kendi seçtikleri meyveler (Vakıa/20)

 

 

وَلَحْمِ طَيْرٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ
(Ve lehmi tayrin mimma yeştehûn)
Canlarının çektiği kuş eti (Vakıa/21)

 

 

وَحُورٌ عِينٌ
(Ve hûrun ıynun)
(Vakıa/20)

 

 

كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ
(Ke’emsali lü’lüü il-meknûn)
İyi korunmuş inciler gibi (Vakıa/23)
Yenilecek içilecek şeyler sayılırken arada Diyanet’in mealindeki ‘iri gözlü huriler’in ne işi olur?
Temiz su gözleri/pınarlar, korunmuş inciler gibi… Burada ‘hûrun ıynun’a başka bir anlam vermek imkansızdır. Ayet, o su gözlerinin yani pınarların temiz ve inci gibi olduğunu anlatıyor.
Ayetin gerçek meali:
“Kendi seçtikleri meyveler, canlarının çektiği kuş eti, temiz su gözleri/pınarlar, iyi korunmuş inciler gibi.”

 
Diyanet’in Vakıa Suresi 35.ayet meali:
“Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık.”
Ayetin orijinali:
إِنَّا أَنشَأْنَاهُنَّ إِنشَاء

‘İnnâ enşe’nâ hunne inşââ’ ayetinde ‘huri’ nerede? Diyanet parantez içerisine kasten ‘huri’ kelimesini uydurarak, büyük bir ahlaksızlık örneği sergileyip, yine erkeklerin nefislerini gıdıklıyor.
Hunne, dişil çoğul zamirdir, ayete bakıldığında, öncesi ve sonrası ayetlerle olan bağlamından kopararak yapılabilecek en dikkatsiz çeviri ‘Biz onları (cennetlik kadınları) yepyeni bir yaratılışla yarattık’ olacaktır. Fakat ayetin öncesi ve sonrasına bakıldığında iş ciddi manada değişir.

وَفُرُشٍ مَّرْفُوعَةٍ
(Ve furuşin merfu’atin)
Ve yükseltilmiş döşekleri  (56/34)
إِنَّا أَنشَأْنَاهُنَّ إِنشَاء
(İnna enşa’na hünne inşâe)
Onları öyle bir yarattık ki (56/35)
فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا
(Fece’alna hünne ebkâra)
Yepyeni yaptık. (56/36)

 

 

(Diyanet bu son ayeti de ‘Yepyeni yaptık’ yerine ‘Bakire kıldık’ olarak çevirmiş. Meallerinin neresinden tutsan dökülüyor. Ayetteki ‘ebkâra’nın, bekar yahut bakire anlamı vermesi mümkün değil çünkü bu kelime, ‘yeni olan nesneler’ için kullanılır. Zaten cennetteki nimetleri tasvir eden birçok ayette sıfat olarak bu kelime kullanılıyor. Aynı kökten farklı anlamlara gelen sözcükler türetilebilir: Bakûr, mevsimin ilk meyvesi, bekaren, erken kalkmak gibi. Bekar ve bakireler için arapçada ‘adra’ kelimesi kullanılır, ebkâra değil.)
Diyanet’in çevirisine göre, ‘hunne’(onlar) zamiri nasıl oluyorsa ‘huri’ye gidiyor, ayette adı bile anılmazken. Gerçekte, bu zamirin, ayetten bir önce gelen ‘yükseltilmiş döşekler’e gitmesi gerekir.

 

 

Vâkia 35-37’ye ait kişilendirme de yapılan yanlışların tipik bir örneği. Bu ayetlerde (eşler ya da birlikte olunanlar diye) bir nesne yok. Yalnızca bir zamir (hunne) var  ki cogul dişildir. Bu zamir, ayet 34’te bir nesne olan ‘yükseltilmiş döşekler’ e (furusin merfûah) gider.”
(Yaseen / Companions of Heaven makalesi)
Ayetteki ‘öyle bir yarattık ki’ (İnna enşa’na hünne inşâe) ifadesinin ayetten bir önce gelen ‘döşekler’ için kullanıldığı anlam bütünlüğü bakımından açık. Teknik olarak da, ayette sadece bir zamir var ve bunun temsil ettiği bir ismin olması şart, bu zamir de bir öncesinde gelen ‘döşekler’i temsil eder.
Ayrıca Arapçada sözcüklerin dişil yahut eril olması, onun illa kadınlara yahut erkeklere hitap ettiği anlamına gelmez.

 

 

‘Hunne’ bir dişil zamir olarak, nesneleri ve birtakım kavramları da karşılayabilir. Buna Al-i İmran Suresinin 7.ayeti delildir. Ayete bakalım:
هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ
(Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun “hunne” ummul kitâbi)
O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır.

 

 

 

 

Burada ‘hunne’ den (onlar) kasıt, kadınlar mı yoksa Kur’an’ın muhkem ayetleri mi?
Peki, analiz ettiğimiz ayette ‘onları öyle bir yarattık ki’ ifadesinde geçen ‘onları’ zamirinin bir öncesindeki ismi, ‘döşekler’i temsil ettiği açıkken, nasıl olur da ‘kadınları’ temsil ediyor gibi çevrilir?

 

Ayetin gerçek meali:
“Ve yükseltilmiş döşekleri, öyle bir yarattık ki, yepyeni yaptık.”
 

 

 

Diyanet’in Rahman Suresi 66-68-70-72 ayet mealleri:
“İçlerinde kaynayan iki pınar vardır.
İçlerinde her türlü meyve, hurma ve nar vardır.
Onlarda huyları güzel, yüzleri güzel dilberler vardır.
Onlar, çadırlara kapanmış hurilerdir.”

 

 

Ayetin orijinali:
فِيهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ (Fîhi mâ aynâni neddâhatân)
فِيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ  (Fîhi mâ fâkihetun ve nahlun ve rummân)
فِيهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَان (Fîhinne hayrâtun hisân)
حُورٌ مَّقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ  (Hûrun maksûrâtun fîl hiyâm)

 

 

Fihi ma,’iki yerde’ demektir. İki yerde kaynayan iki pınar var, iki yerde her türlü meyve ağacı, hurma ve nar… Bundan sonraki ayet ‘Fihinne’ diye başlıyor, fihinne, ‘ikiden fazla yer’ demektir.
Hayrâtun hisân’ hayırlı kılınmış iyilikler/güzellikler anlamına gelir. Hisan, ihsan gibi aynı kökten gelir ve güzellikler/iyilikler demektir. Diyanet burada da yine büyük bir hataya düşmüş, bu kelimenin ‘güzel olan herşeyi’ tanımladığını ve genel bir ifade oluşunu göz ardı edip,  ayete ‘huyları güzel, yüzleri güzel dilberler’ anlamı vermiştir. Oysa ‘hayrâtun hisân’ yani hayırlı kılınmış güzellikler, cennetlikleri bekleyen ikramlar ve nimetlerdir.
Fîhinne hayrâtun hisân, yani cennetliklerin ulaşabileceği her yerdedir bu ‘hayırlı kılınmış güzellikler’.

 

Rahman/72’yi açıklamadan önce, kısa bir bilgi vermek istiyorum:
Arapçada, sözcüklerim eril ve dişil gibi özellikleri vardır. Türkçe’de kadın, erkek hatta cansız varlık farketmeden üçüncü şahsı/şeyi karşılayan ‘O’ zamiri vardır, fakat Arapça’da şahısı anlatan zamirler cinsiyete göre farklılık gösterir, misal erkekse ‘hüve’, kadınsa ‘hiye’dir.
Sözcüklerde eril ve dişil ayrımı şahıslar dışında da kullanılır. Misal, çoğul ifadeler, nesneler ve nesneleri betimleyen sözcükler (sıfatlar) genellikle dişil kalıpta, resmi yazışmalar, kanunlar, yönetmelikler vs. eril kalıplarda kullanılır.
Arapça’daki bu dilbilgisi özelliğini Kur’an’da da aynen görürüz.
Misal verelim, Mu’minun Suresi 1’den 11’e kadar devam eden ayetlerde, müminler için ‘namazı kılar, ferçlerini korur, sadaka verir, oruç tutar, yeryüzüne hakim ve ahiretin nimetlerine mazhar olacaklardır’ gibi ifadeler kullanılır. Ayetteki ‘müminler’ sözcüğünün eril ve çoğul oluşuna bakıp tüm bunların mümin erkekleri ilgilendirdiği düşünülebilir, oysa bu tamamen yanlıştır. Arapça dil kuralında ‘kurallar, yasalar, tüzükler’ eril kalıpta kullanılır demiştik, Kur’an’daki oruç, namaz, zekat gibi bütün emirler (erkek ve kadını özel olarak muhatap almadığı sürece) eril kalıpla aktarılır.
Allah’ın emir ve yasakları eril sözcük kalıplarında aktarılıyor diye kadınlar bu yasaklara uymayacak mıdır? Böyle bir saçmalık olabilir mi?
Nebe Suresi 31-35’e bakalım:  “Kesinlikle müttekiler için, Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar / kurtuluş mekânları sulak bağlar, bahçeler, hepsi bir seviye üzüm taneleri, dolu dolu su kapları vardır.”
Müttekiler sözcüğü yapı bakımıyla erildir. Buradan cennetin sadece erkekler için olduğunu düşünebilir miyiz?
İşin ilginç yanı, Allah’ın Kur’an’da tekrarlanan isimlerinin ve sıfatlarının tümü eril sözcüklerle ifade edilir. Fakat Allah, (haşa) erkek değildir, cinsiyet sahibi olmaktan uzaktır.

 

Şimdi gelelim ‘Hûrun maksûrâtun fîl hiyâm’ ayetine. Ayetteki  ‘Hûr’ dişil bir kalıpta kullanılmış olabilir fakat bu, ortada dişi cinsiyete sahip herhangi bir varlığın olduğu anlamına gelmez. ‘Hûr’ temiz anlamına gelir demiştik. ‘Maksûrâtun’ korunmuş, himaye edilen demektir. ‘Hûrun maksûrâtun’ korunmuş tertemiz’dir. Ayeti bütün olarak ele alalım: ‘Hûrun maksûrâtun fîl hiyâm’, özel mekanlarda korunmuş, tertemiz.
Ayetin gerçek meali:
“İki yerde (içinde) kaynayan iki pınar vardır.
İki yerde (içinde) her türlü meyve ağaçı, hurma ve nar.
İkiden fazla yerde, hayırlı kılınmış güzellikler
Özel mekanlarda korunmuş, tertemiz.”

Söz konusu açılmışken, peki cennette huri diye bir varlık var mı? Şimdi biraz bunu irdeleyelim:

 

Yine Diyanet’in Tur Suresi 20.ayet mealine bakalım:
“Onlara, ‘Dünya’da yapmakta olduklarınızın karşılığında, sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak afiyetle yiyin için’ denir. Biz, onlara, iri gözlü güzel hurileri eş olarak vermişizdir.”

 

 

Ayetin orijinali:
مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَّصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُم بِحُورٍ عِينٍ
(Muttekiîne alâ sururin masfûfeh, ve zevvecnâhum bi hûrin înin.)

 

 

Yine ‘mutteki’ eril sözcüğünün erkeklere hitap ettiği yanlışıyla başlıyor Diyanet’in meali. Burada ayet, gerçekte cennetlik insanların tümünü muhatap alıyor. Ayette bir ‘huri’ varlığı yine söz konusu değil, ayetteki عين. (în), Vakıa/20’deki عِين (ıyn), Hicr/45’deki عُيُون (uyûn), Rahman/66’daki عَيْنَ (ayn) bunların hepsi  ‘göz’ anlamına gelir ve bu ‘göz’ cennetle ilgili ayetlerde, her surette ‘su pınarı’nı temsilen kullanılır. În, ıyn, uyûn ve ayn lafzlarının yazılışları da aynıdır.
Lafzlar, sadece, cümle içerisinde konum ve çekimlenmelerine göre farklı formlar/türevler kazanırlar. Misal, bu ayetteki “în” Vakıa/20’deki “ıyn”, ‘hur’ sıfatını almıştır, Hicr/45’deki “uyûn” tek başına kullanılmış, Rahman/66’daki “ayn”, sıfat-fille çekimlenmiştir.
Şimdi ‘hûrin înin’de nerede iri, nerede güzel, hatta nerede huri? Bu sözcük, ‘tertemiz göz’ demektir, bu sözcükten başka anlam çıkmaz, ‘temiz gözlü’ anlamı da çıkmaz.
Peki  ‘zevvecnâhum’dan kasıt ne, bu nasıl bir eşlenme?
Bu sözcüğü biraz inceleyelim. Sözcüğün yalın hali, ‘zevc’dir. Bu sözcük Kur’an’da sadece kadın ve erkek birlikteliği için kullanılmaz:

 

Rahman/52,  فِيهِمَا مِن كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ (Fîhi mâ min kulli fâtihetin zevcân)
İki yerde de (cennette) meyvelerden çift çift vardır.

Şura/50’de de bu sözcük geçer:
لِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَخْلُقُ مَا يَشَاء يَهَبُ لِمَنْ يَشَاء إِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَن يَشَاء الذُّكُورَ
(Lillâhi mulkus semâvâti vel ard, yahluku mâ yeşâu, yehebu li men yeşâu inâsen ve yehebu li men yeşâuz zukûr)
Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediği şeyi yaratır. O istediğine kız evlat verir, istediğine erkek.
أَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَإِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَن يَشَاء عَقِيمًا إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ
(Ev yuzevvicuhum zukrânen ve inâsâ, ve yec’alu men yeşâu akîmâ, innehu alîmun kadîr)
Ya da onları erkekler ve dişiler olarak birlikte verir.
Bu ayette, Allah isterse, kız ve erkeği ikisini birlikte verir anlamı mı çıkıyor yoksa kızı ve erkeği eşleriz, evlendiririz mi?

 

 

Yine Hacc/5’de bu sözcüğün kullanıldığını görürüz:
وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ
(ve enbetet min kulli zevcin behîc)
Ve çifter olarak güzel bitkiler bitirir.
Yine Lokman/10’da da aynı ifade geçer.
Sad/57-58’e bakalım bir de:
هَذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ
(Hâzâ fel yezûkûhu hamiymun ve gassâk)
İşte böylece onu tatsınlar. Kaynar su ve irin.
وَآخَرُ مِن شَكْلِهِ أَزْوَاجٌ
(Ve âharu min şeklihî ezvâc)
Bunlara benzer daha türlüleri de vardır.
‘Ezv’ zevcin çoğul halidir. Burada da ‘türlü, çeşitli’ anlamında kullanıldığını görüyoruz. Ayetteki ‘ezv’ sözcüğüne bakıp, azapla eşleşeceğimiz/evleneceğimiz anlamını mı çıkarmalıyız acaba?
Şuara/7’de de ‘değişik tür’ anlamıyla karşımıza çıkar bu sözcük.

 

 

Vakıa/7’de ise daha farklı bir kullanım söz konusu:
وَكُنتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً
(Ve kuntum ezvâcen selâseh)
Siz üç sınıf olacaksınız.

 

 

Ayet kıyamet vaktinde insanların üç sınıf haline ayrılacağını söylüyor. Her sınıfın beraberindekiyle, hesap anını beklediğini ayetin bağlamından anlıyoruz.

 

 

Şimdi tekrar Tur/20’ye dönelim. Ayetteki ‘hûrin înin’ sözünü zorlama bir yorumla ‘temiz gözlü’ olarak çevirdik diyelim, peki bunlarla nasıl eşleşilecek? Bir erkek kadın eşleşmesi yani evlenmesi gibi mi olacak acaba? Ayette زَوَّجْنَاهُم بِحُورٍ عِينٍ (Zevvecnâhum bi hûrin înin) deniyor. Eğer, böyle değil de,
حورا زوجناهم (Zevvecnâhum hûrin) şeklinde denmiş olsaydı, bu ‘temiz gözlü’yle evlenileceği/eşleşileceği anlaşılırdı.
Çünkü زَوّج (zevc) lafzı, evlilik manasına kullanıldığında, nesnenin başında  ’ب ‘ harfi yer almaz.
Örneğin, Ahzab Suresi 37.ayette ‘Seni O’nunla evlendirdik’, aynen şöyle geçer: زَوَّجْنَاكَهَا
Oysa, زَوَّجْنَاهُم بِحُورٍ عِينٍ (Zevvecnâhum bi hûrin înin) ifadesinde ‘ ب’ harfi var.

 

 

 

İşin komik tarafı, bu teknik analizi yapabilecek, geleneksel meallerin dışına çıkabilecek kadar aklını kullananlar, Kur’an’da hiçbir yerde huri diye bir varlıktan söz edilmediğini göremiyorlar. Ancak hizmetçi olabilir demekle yetiniyorlar.
‘Zevvecnâhum bi hûrin înin’ ifadesinin tam olarak anlamı şudur: ‘Onları tertemiz su pınarıyla beraber kıldık.

 

 

(Kur’an’da ‘hûr’ kelimesinin herhangi bir varlığa işaret etmediğini, bir sıfat olarak kullanıldığını ve ‘temiz’ anlamına geldiğini öğrendik.
Bu kelimenin köküyle türetilen bir kelime vardır, kelimenin çoğulu ve isim-sıfat olarak karşımıza çıkar. Bu kelime havar/havari’dir. İsa peygamberin muhabbet arkadaşları, dostları bilindiği gibi ‘havariyyun’ olarak anılırlardı, içi dışı temiz olanlar. Kur’an’da da Al-i İmran/53’de bahsi geçer.)

 

Geleneksel fanteziler, Allah’ın bildirdiği cenneti idrak etme yeterliliğine sahip olamayıp, Kur’an’a aykırı bir cennet algısı yaratmıştır. Allah’ın cenneti hak eden kullarına sunacağı ikramları yetersiz bulup, kendileri için orada seks partnerleri ayırtmış, tertemiz bir kelime’yi (hûr) istismar edip, bu kelime üzerinden akıl ve haya yoksunu çıkarımlar yapmışlardır. Diyanet de bu geleneksel fantezilerin peşine düşerek,  Allah’ın ayetlerine muhalif çeviriler yapmıştır.

 

 

 

Peki cennette hizmetçi olmayacak mı?
Dehr/19’da hizmetçi meleklerin olduğu bildirilir:
Ve yetûfu aleyhim vildânun muhalledûn, izâ reeytehum hasibtehum lu’luen mensûrâ
“Onlara ölümsüz gençler servis yapacaktır. Onları görsen, kendilerini saçılmış inci sanırsın.”

 

 

Yine Tur/24’de bu hizmetçilerden bahsedilir:
Ve yetûfu aleyhim gılmânun lehum ke ennehum lû’luun meknûnun
“Çevrelerinde, inciler gibi korunmuş kendilerine ait hizmetkarlar, servis için dolaşıp durur.”
Ayetlerde hizmetçiler için ‘vildan’ ve ‘gılman’ ifadeleri kullanılmış.
Bazı sapık müfessirler bu ifadeleri de hakkıyla anlamayıp, onlara ‘erkek hizmetçi’ yakıştırması yapmıştır. Kur’an ‘huri’ diye bir varlıktan dahi bahsetmezken, kendilerine huri diye sex partnerleri uydurmuş, bir yerden sonra da kadınlara fazla haksızlık yaptıklarını düşünerek ‘gılman’ların da onlara verileceği sapkın yorumunda bulunmuşlardır.

 

 

Nisa/127, وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْوِلْدَانِ  (vel mustad’afîne minel vildâni) ‘Aciz çocuklar…’
Müzzemmil/ 17, يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا  (yevmen yec’alu l-vildâne şîbâ) ‘Çocukların saçlarını ağartacak o gün…’

 

Vildan, velid’in çoğuludur. Velid ‘çocuk’ demektir. Velid, eril bir kelimedir fakat bu velid’i erkek yapmaz. Ayetlerde çocuklardan cinsiyet belirtmeden söz edilmiştir.
Gılman da Gulam’ın çoğuludur.
Meryem/8, قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ  (Kâle rabbî ennâ yekûnu lî gulâmun) ‘Rabbim dedi, benim nasıl oğlum olur?’
Gılman eril bir sözcüktür fakat  O da ayetlerde çocuk olarak ve cinsiyetine herhangi bir vurgu yapılmadan bahsedilmiştir. Ölümsüz ve genç olduklarını da ilgili ayetlerden öğreniyoruz.
Bunlar, Allah’ın ‘inci gibiler’ diye tarif ettiği hizmetçi meleklerdir.
Bunların da sex partneri olabileceğini düşünmek/yorumlamak, çok çirkin bir iftira olur.
Cennette evlilik olmayacak mı?
“Onlar, babaları, eşleri ve çocuklarından iyi, güzel ve doğru insanlarla birlikte cennetin tam orta yerindeki köşklere yerleşeceklerdir.” Rad/23
Cennette evlilik olacaksa da, bu, insanlar arasında olacaktır.
Kur’an’da, cennete giriş anı ve cennete girecekler anlatılırken kadın/erkek olarak bahsedilir, fakat söz konusu cennetliklere geldiğinde kadın-erkek ayrımı yapmadan genellikle ‘ashâbul cenneh’(cennet halkı) ifadesi kullanılır. Kadın olmak, erkek olmak, anne-baba, evlat ve akraba olmak bu dünyaya özgü bir haldir zira. Ahiret aleminde, Allah, insanları yepyeni bir yaratılışla yaratacağını şu ayetlerle bize bildiriyor:

 


“Bu, vücutlarını, daha iyisiyle değiştirmemiz içindir.” Meâric/41
“Aranıza ölüm kuralını biz koyduk; bizim önümüze geçilemez. Bu, görüntünüzü değiştirip bilemeyeceğiniz bir yapıda sizi yeniden yaratmamız içindir.” Vakıa/60-61
‘Bilemeyeceğiniz bir yapı’da ifadesinden ahirette, dünyadaki hallerimizden bambaşka halde olacağımızı anlıyoruz.
Daha başka neler olacak ve nelerle karşılaşılacak ancak  Allahu alem.

 

 

 
19 Fitnesi:
 

Diyanet’in Müddesir Suresi  24-30’a kadar olan ayetlerin meali:
“… Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: ‘Bu, ancak nakledilegelen bir sihirdir.’
‘Bu, ancak insan sözüdür.’
Ben onu “Sekar”a (cehenneme) sokacağım.
Sekar’ın ne olduğunu sen ne bileceksin?
Geride bir şey koymaz, bırakmaz.
Derileri kavurur.
Üzerinde on dokuz (görevli melek) vardır.
Biz, cehennemin görevlilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını inkâr edenler için bir imtihan vesilesi yaptık ki kendilerine kitap verilenler kesin olarak bilsinler, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ile kâfirler, “Allah, örnek olarak bununla neyi anlatmak istedi” desinler. İşte böyle. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlar için ancak bir uyarıdır.”

Ayetin orijinali:
فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ  (Fe kâle in hâzâ illâ sihrun yu’ser)
إِنْ هَذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ (İn hâzâ illâ kavlul beşer)
سَأُصْلِيهِ سَقَرَ (Se uslîhi sekar)
وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ  (Ve mâ edrâke mâ sekar)
لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ  (Lâ tubkî ve lâ tezer)
لَوَّاحَةٌ لِّلْبَشَرِ  (Levvâhatun lil beşer)
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ (Aleyhâ tis’ate aşer)
وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ إِلَّا مَلَائِكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً لِّلَّذِينَ كَفَرُوا لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا وَلَا يَرْتَابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ وَمَا هِيَ إِلَّا ذِكْرَى لِلْبَشَرِ
)Ve mâ cealnâ ashâben nâri illâ melâiketen ve mâ cealnâ ıddetehum illâ fitneten lillezîne keferû li yesteykınellezîne ûtûl kitâbe ve yezdâdellezîne âmenû îmânen ve lâ yertâbellezîne ûtûl kitâbe vel mu’minûne, ve li yekûlellezîne fî kulûbihim maradun vel kâfirûne mâzâ erâdallâhu bi hâzâ meselâ, kezâlike yudıllullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ ve mâ ya’lemu cunûde rabbike illâ hû, ve mâ hiye illâ zikrâ lil beşer)
سَأُصْلِيهِ سَقَرَ (Se uslîhi sekar) önce bu ayete bakalım. Diyanet ‘Onu Sekar’a atacağım’ diye bırakmamış parantez içerisinde ayette yer almayan bir ‘cehennem’i iliştirmiştir. Oysa ayet, Sekar’ı bir isim olarak kullanıyor ve ayetten O’nun ne olduğu anlaşılmıyor.

 

 

Zaten sonra, وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ  (Ve mâ edrâke mâ sekar) ‘Sen Sekar’ın ne olduğunu bilir misin?’ diyor. O’nun ne olduğu, ayetlerin devamında anlatılıyor. Fakat Diyanet, Allah bildirmeden biliyor ki oraya ‘cehennem’ notunu geçiyor.(!)
لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ  (Lâ tubkî ve lâ tezer) diye başlayarak O’nun ne olduğunu anlatıyor. ‘Lâ tubkî’, bakiyesi kalmaz, artısı yok, ‘lâ tezer’ eksiltmez, bırakmaz, anlamındadır. لَوَّاحَةٌ لِّلْبَشَرِ  (Levvâhatun lil beşer)
burada Diyanet’in çevirisi ‘derileri kavurur’ ifadesini çıkarabilmek için zorlama bir yorumun dışında yeni bir arapça yaratmak gerekir. Levvâhatun, dilimize de geçen’ levha,tablo’ sözcüğünün çoğuludur, yani levhalar. Lil beşer, ‘insan/insanlık için’ demektir. Diyanet’in, aynı sözcüğü, (ancak insan sözüdür ) ayetin sonunda kendi anlamı ile çevirdiğini (insanlık için zikirdir) fakat burada ‘deri’ olarak çevirdiğini görüyoruz. Oysa Arapça’da deri için kullanılan sözcük ‘cild’tir.
Ayette ‘kavurma’, ‘yakma’ ifadeleri de yer almaz.
Diyanet, Sekar’ın bir kere cehennem olduğuna karar verince, anlamı açık kelimelere, uydurma anlamlar vermekte gecikmiyor.
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ (Aleyhâ tis’ate aşer) ‘üzerinde ondokuz var’. Diyanet araya ‘görevli melek’ olarak iliştiriyor fakat ayette sadece ‘üzerinde on dokuz var’ diyor.
Ayet devamında, ‘ateşin bekçilerinin meleklerden kılındığı ve onların sayısını da imtihan aracı yapıldığını’ haber veriyor. ‘Onların sayısını da’ derken yukardaki ayette geçen ‘19’ sayısını mı kastediyor yoksa ayrıca onların bir sayısı var ve bunu da imtihan aracı mı kıldık diyor? Açıkcası ortada tek bir sayı var bu da 19’dur ve ayetin devamında anlaşılıyor ki Sekar’daki sayı, meleklerin de sayısıdır. Burada vurgunun tamamen ‘sayı’ üzerine olduğunu anlıyoruz.
Bu sayı bir fitnedir, yani bir imtihan aracı.
Peki, Diyanet bu açıkça ifade edilen ‘fitne’nin üzerini neden örtmeye çabalıyor?
Halbuki, sayının fitne olduğu gerçeğini duyursa, bu sayı üzerinden gelişen/geliştirilen tezlere doğru itmiş olmayacak kimseyi.  Bu, kimse, o tezlere kurban gitmesin diye hakikati kurban etmekten başka bir şey değildir.

 

 

 

 

 

Müteşabih Ayetleri Kimler Bilebilir?
Diyanet’in Al-i İmran Suresi 7.ayet meali:
“O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.”

 

 

 

Ayet orijinali:
هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ
Ayette geçen تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ  (te’vîlehû illâllâh) “O’nun tevilini Allah’tan başka” ve وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ  (ver râsihûne fîl ilmi) “İlimde derinleşenler” ifadeleri tek bir fiile bağlı: تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ  (te’vîlihi ve mâ ya’lemu) “Tevilini bilmez.”

 

 

“Ve er râsihûne” deki  ‘و ‘ (vav) harfi, başlangıç değil, ‘atıf vavı’dır ve kendisinden önce gelen ifadeye bağlanır. İfadeleri birleştirip düzene koyarsak, şu sonuç çıkar: “O’nun tevilini  Allah ve ilimde derinleşenlerden başka kimse bilemez.”
Üstelik Diyanet’in mealinden, Kur’an ayetlerine iman edenlerin, sadece ilimde derinleşenlerin olduğu, anlamı çıkıyor. Ayette, ilimde derinleşenlerin, ‘inandıkları’ değil, âmennâ yani iman ettikleri bildiriliyor. İman etmek, kesinen bilmek ve bu bilgide emin olmak demektir. Zira inanmak, zanna dayanır.

 

Diyanet, en azından bu kısmı doğru çevirmiş olsaydı, ilimde derinleşenlerin de müteşabih ayetlerin tevilini bildiğini anlayacaktık.
Üstelik bu birbirine benzeyen ayetleri (müteşabih) sadece Allah biliyor olsaydı, bu ayetlerden sorumlu tutulabilir miydik? Oysa Allah, tevili asla bilinmeyecek ayetler indirip bir de üstüne, o ayetlerden sorguya çekmez.  Allah adildir.

 

 

 

 

Ayetin asıl meali:
“O, sana Kitap’ı indirendir. Onun bazı ayetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve farklı anlam vermek için müteşabih ayetlerinin ardına düşerler. O’nun tevilini Allah ve ilimde derinleşenlerden başka kimse bilemez.
Derler ki ‘O’na iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır.’ Akıl ve anlayış sahiplerinden başkası öğüt almaz.”

 

 

 

 

 

Nasıl Bir Kader Anlayışı?:

 

 


Diyanet’in İbrahim Suresi 4.ayet meali:
“Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

 

 

Ayetin orijinali:

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

 
رَّسُولٍ (Resûlin) Resul, elçi/uyarıcı demektir. Elbette peygamberler (nebi) de resuldür fakat her resul, nebi değildir. Kur’an’ın bildirdiğine göre yeryüzünde kendisine elçi gitmeyen tek bir kavim/topluluk yoktur. Bu bakımdan ayetin Resullerden bahsetmesi isabettir. Diyanet, Resul kelimesini peygamber olarak çevirerek ilk hatasını yapıyor.
يَشَاء (yeşâu) ‘ister/diler’ fiilinin zamiri ‘O’dur. ‘O’ zamiri, Allah’a işaret ettiği şeklinde çevrilmiş, esasta bu zamir hemen yanındaki مَن (men) ‘kim’e işaret eder. Arapça’da zamirin yanında bir isim varsa, zamirin o isme gitmesi gerekir. Men yeşâu, ‘dileyen, isteyen kişi’ olur.
Elbette, Allah, sapıklığı dileyeni saptıracak, hidayeti isteyene hidayet verecektir. Allah, seçimlerin sonuçlarını yaşatır, seçimler ise insanlara aittir.
Diyanet’e göre, Allah hem her kavme elçi gönderiyor hem de bunun işi yaramayacağını, sapmanın zaten kendi iradesi ve dileğince olduğunu bildiriyor. Madem insanlar saptırılacak, elçi göndermenin manası nedir? Açıkcası bu, Allah’a iftira bir çeviridir! Çarpık bir kader anlayışının, kaba bir tezahürüdür. Müşriklerin iman etmemekteki ısrarlarının sebebini  Resulullah’a açıklamalarını hatırlatır: “Eğer Allah dileseydi, biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” En’am/148
Bu kader anlayışı müşriklere özgü bir kader anlayışıdır. Diyanet ise, bu anlayışı, İslam’a özgü gibi göstermiştir.
Ayetin gerçek meali:
“Biz, her elçiyi ancak halkının diliyle göndeririz ki onlara bildirebilsin. Allah dileyeni saptırır, dileyeni de doğruya ulaştırır. O, Güçlü’dür, Bilen’dir.”
 

 

Diyanet, daha nice ayetlere öyle yanlış mealler vermiştir ki, şimdi bunların hepsine değinmek mümkün olmayacaktır. Sadece bu kadarı bile, İslam diye sunulan tabloda, İslam’a yer olmadığını görmek için yeterlidir. Diyanet’in sunduğu din, bozguncuların başı, Resulullah’ın torunlarının katili, Şura/38’e savaş açarak, tiranlık, firavunluk sistemini kuran, cahiliye dönemindeki her türlü sapkın görüşü İslam kılıfına uyduran, İslam’ın men ettiği köleliliği tekrar yaşam alanına sokan, kadınları aşağılayan, ‘huri’ ve daha nice cennete yakıştırdıkları saçmalıklarla, Müslüman erkekleri pasifize eden, kader anlayışını yerle bir eden, Ebu Hanife gibi muvahhid nice alimi, uydurdukları yeni dinin mürtedi ilan edip, türlü işkenceler uygulayan, Hakka ve hakikate, adalete ve özgürlüğe savaş açmış bir devletin, Emeviler’in dinidir.
Diyanet’in, itikata referans ve kaynak aldığı, namazdan oruca, zekattan hacca kadar ibadetlerin kaide ve biçimleri hakkında söyledikleri ve uygulamalarının geneli de Kur’an’a tam anlamıyla muhaliftir.
Ve bugün Türkiye’deki hakim İslam anlayışını maalesef Diyanet kumanda etmektedir.
***

Peki bu esaretten nasıl kurtulmalı?
Onlar bu sözü (Kur’an’ı) hiç düşünmediler mi?” (Mü’minun/68)
Buna benzer pek çok ayetin ısrarla vurguladığı gibi düşünmek, sorgulamak, bir an önce, bu kurumun, Allah ile kandırdığının anlamak ve gerçeğin peşine samimiyetle düşmek gerekir.
Çünkü gerçekler, kafa sayılarını, çoğunluğu ölçü almaz, insan fıtratına ve doğaya aykırı kaçmaz, yalan, hile ve her türlü örtü, O’nun ışığını kapatamaz. O’nu bulmak varlık sebebidir ve cesaret gerektirir.

 

Ve ancak, “gerçekler, özgürleştirir.”

 

 

Gül Yardımcıoğlu
06.01.2014

7
Kimler Neler Demiş?

avatar
7 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
6 Comment authors
eykaCansuhasan mertkadir kadirömer çiftel Recent comment authors
  Subscribe  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Seyfi Tuna
Ziyaretçi
Seyfi Tuna

üzerinde büyük emek sarfedilmiş önemli bilgi ve deşifreleri içinde barındıran bu yazıyı bizimle paylaştığınız için teşekkürler. emeği geçen herkesten allah razı olsun. konuyla alakalı olarak bende şunu eklemek isterim. bundan yaklaşık 2 sene önce iş seyahatim nedeniyle Katar a gitmem gerekti. orada kaldığım süre boyunca birçok kişiyle arkadaşlık kurdum birisi bir yazardı ve kuran’daki çeviri hatalarını inceliyordu. o da sizin yazınızda belirttiğiniz hatalara değiniyordu. tabi ben o zamana kadar habersizdim bunlardan otoriter geleneksel meallere göre inanıyordum peygambere salat edilirken peygamber övülür kadın dövülür çok eşlilikler kızlarla da yapılır bana ilk o söylemişti bunları bizim huri sandığımız meğerse pınarmış .) bunun… Read more »

ömer çiftel
Ziyaretçi
ömer çiftel

tespitler genel itibariyle doğru birkaçında şahsi yorumunuz olsa da. nisa 3 ile ilgili yapmış olduğunuz tespite özellikle katılıyorum. bir hataya değinmemişsiniz ben bildireyim. diyanet “yetimlerle evlenince adaletsiz olmaktan korkarsanız” diye eklemiş ayette bu yer almıyor ayet sahiplenilen yetimlerden bahsediyor. arap toplumu işin aslını bilmesine biliyor 4 kadınla evlilik izni verildiği söylenen bu ayet sadece savaş sonrasında ortada kalan dullarla alakalıdır gerçekte bir erkek birden fazla bekar hanımla evlenemez ayet ortada ama dediğiniz gibi nefsi yorumlarla erkekleri kadınlarına zulmeden kadınları da erkekleri ve dinlerinin zulmettiği konuma soktular. gerçek tefsirleri bulup okumalı ve diyanet tefsirleri hakkında insanları uyarmalıyız. selam ve sevgilerle.

kadir kadir
Ziyaretçi
kadir kadir

tebrik ediyorum sizi bu başarılı makaleniz için…
ömer beyin dediği gibi ilgili ayet ataerkil “sünni” toplumlarda en fazla istismara uğrayan ayet. bakınız ayet “yetimlere haksızlık yapmaktan korkarsanız” sözüyle başlıyor kadınlar tarif edilirken de “nisa” deniyor demekki bunlar çocuklu ve ya dul kadınlar ortada sahiplenme,gözetme gibi bir durumdan ötesi yok… erkek keyfine göre birden çok bakireyle evlenemiyor bu ayete göre… bunu akl-ı selim her erkek görür… ayeti istismar eden hemcinslerime lanet olsun.

kadir kadir
Ziyaretçi
kadir kadir

diğer bilgiler için de teşekkürler.
diyanet’e güvenilmeyeceğini biz hep biliyorduk.

hasan mert
Ziyaretçi
hasan mert

bize düzgün bi meal tavsiye edebilirmisiniz ?

Cansu
Ziyaretçi
Cansu

aslında kadınlarla alakalı bir çok mesele saptırılmıştır. bu açık ve net görülebilir. ama ne yazık ki kadınlar bu konulara çok ilgisiz ve sessiz kalıyorlar. haklarını aramalılar. bu arada huriler için göz pınarları vs demişsiniz bu doğru değildir. huri hurdur ve erkek ve dişi için de kullanılır. kevaib ise ka’b ın çoğulu yani dört dörtlük eşler anlamındadır. ama sadece o kadar.

eyka
Üye
eyka

Gül hanım yazınızı çok begendim.Bende düşünen ,şüphe duyan ,araştıran , ve okuyan bir yapıya sahibim.alıntı yaptıgınız eserin çevirmeni kim?eserin tam adı nedir android sürümü varmıdır.teşekkür ederim.iyi bayramlar.

Bunlar da ilgini çekebilir

MASTERS AND SLAVES: The Truth Will Set You Free!

Devamını Oku →