Yükleniyor...
Buradasınız:  Anasayfa  >  Bilim  >  Güncel Yazı

Düşünceden Sese; Sesten Cisme

Tarafından   /  27 Aralık 2014  /  1 Yorum

No Gravatar

DÜŞÜNCEDEN SESE; SESTEN CİSME

 

Selâmlar sevgili ve değerli Anahtar.Tv okuyucuları. Burada yazmak için teklif aldığımdan beri nasıl ve nerden başlasam diye düşünmekte iken en sonunda bir Word dosyası açıp hayâtım boyunca kafama takılan konulardan aklıma ilk yakalanan bir tânesi ile başlamaya karar verdim. İlk yazım olmasının kaçınılmaz eksiklikleriyle birlikte, oldukça öznel ve kişisel bir içerik olacağını, “bir yerlerden, bir şekilde başlamak” kaygısını taşıdığımı ve yazmaya devâm ettikçe başladığım noktadan ne kadar uzaklara sürüklenebileceğimin hesâbını yapmadığımı îtirâf etmek durumundayım. İlk deneyimlerde âdettendir; “kusurlar hoşgörüle inşa’Allah” diyerek nereye varacağını bilmediğimiz ilk yolculuğumuza koyulalım.

 

 

Başlangıç noktası olarak ilkokul sıralarında öğrendiğimiz “somut” ve “soyut” kavramlarını biraz irdelemek istiyorum. 80’li yılların ikinci yarısını kapsayan benim ilkokul yıllarımda iki kavram arasındaki ayrımı o yaşta çok net kavramıştım tabi muhtemelen hemen hemen herkes gibi. Fakat bilim, teknoloji ve dünyânın o zamandan bu zamana geçirdiği bu muazzam gelişme ve değişimden sonra, özellikle son birkaç yıl içinde bu konuda kafa karışıklıkları yaşamaya başladım. Önceden tereddütsüz “soyut” kabûl ettiğim kavramlar konusunda tereddütler edindim. Kuantum Teorisi’ne girersek tam tersi yönde (“somut”ların aslında “soyut” olması durumu) tereddütler yaşamak ta mümkün, ancak ben “soyut” zannettiğim ama daha geniş bir persfektiften “somut” olabilecek, hattâ olması gereken başta “düşünce” olmak üzere birkaç şeye değinerek fazla uzatmadan ortaya bir anlayış koymak istiyorum.

 
O zaman şu kavramların tanımlarını ve ne anlamamız gerektiği konusundaki düşüncemi belirteyim ki tırnak işâreti kullanma ihtiyâcından kurtulayım:

 
SOMUT: (Sıfat) Varlığı duyularla algılanabilen, müşahhas, konkre, soyut karşıtı. “Taş, su, hava somut birer varlıktır”.

 
SOYUT: (Sıfat / Felsefe) Varlığı duyularla algılanamayan, mücerret, somut karşıtı, abstre. “En soyut konuları çok çarpıcı somut örneklerle herkesin anlayacağı bir yalınlığa getirdi.” H. Taner

 
Yukarıdaki tanımlar Türk Dil Kurumu’nun web sitesinden alınmıştır. Olabilecek en sâde ve net tanımlama cümlesiyle birlikte Arapça ve Latin kökenli karşılıkları eş anlamlıları olarak verilmiştir. Bizi ilgilendiren tanımları, ve tanımlarında vurgulanan “duyularla algılanabilme” durumu. 5 duyu şeklinde belirtmemiş olsa da muhtemelen görme, işitme, dokunma, kokusunu alma ve tadını alma şeklinde bilinen 5 temel duyunun kastedildiğine şüphe yok. Niyetimin fantastik “6. his” fenomeni üzerinden olaya yaklaşmak olmadığını belirterek umarım bir çoğunuzun tam bu satırlarda yazıyı kapatmasını önleyebilirim.

 

 

Sorgulamaya başlıyoruz! 5 duyu ile algılanamayan şeyler aslında algılanmaz. Mutluluk soyuttur meselâ, tecrübe edilir, başka birinde görülürse sonuç ve etkileri gözlemlenerek mâlûm olunur, kavram olarak idrâk edilir. Mutluluk algılanmaz. Izdırap ta aynı şekilde. Peki acı? Aslında bence o da aynı, yâni acı (fiziksel acı) denen varlık 5 duyunun hiçbirine yönelik değildir. Fiziksel olması dokunma duyusuyla ilişkilendirmek şeklinde yanıltmasın sizi, dikkat edin; şu an önünüzdeki monitöre veyâ elinizdeki akıllı telefona dokunarak dokunma duyusu ile onları algılamak başka bişeydir, fiziksel acı ile dokunma duyusu arasındaki ilişki başkadır.

 

 
Devâm edelim. Bir de şöyle bir durum var: Somutluk ve soyutluk dereceleri var mıdır; yoksa bir varlık ikisinden birine dâhil olmak zorunda olup diğer bütün örneklerle bu bakımdan eşit mi olur? Bir şeyin somut olabilmesi için 5 duyunun hepsiyle algılanabilmesi mi gereklidir, yoksa en az bir tânesi yeterli midir? 5 duyunun hepsiyle algılanabilen bir varlık en somut; hitâbettiği algı sayısı azaldıkça somutluk derecesi de azalarak tek bir duyu ile algılanabilen varlık ta en az somut mu olur? Neredeyse soyut gibi, ama soyut değil, meselâ..? Ses işitilir, ama tadılır, dokunulur, koklanır veyâ görülür mü? Ses ile bir meyve soyutluk-somutluk bakımından eşdeğer midir? Ya kulağımızın üst ve alt algı eşiklerinin dışında kalan sesler? Şüphesiz bu frekans aralığının kapsamındaki sesler ne derece somut ise dışındakiler de aynı derecede somuttur. Kabûl edilen duyu ve algılanabilme odaklı tanımda bir sıkıntı ortaya çıkmış oldu. Sözü fazla uzatmadan aynı durumu görme duyusuna yönelik olarak ta düşünebilirsiniz. Kırmızı ve mor ötelerindeki görüntüleri bize yansıtan, ama görerek algılayamadığımız varlıklar sorunu da aynıdır.

 

 

Benim ilkokulda kavradığım soyutluk-somutluk meselesi insan duyularına endeksli, göreli bir durum değildi. Öyle olmaması da gerekir diye düşünüyorum hâlâ, bu konudaki düşüncem değişmiş değil. Bir şey fiziksel olarak var ise somuttur; yok ise soyut. Mantık bu olmalı, duyu ve algılara göre tanımlama bâzı kavramlarda kafaların karışmasına, iki arada bi derede kalmamıza sebep oluyor. Tabi ayrıca, somut varlıklar için fiziksel mevcûdiyet koşulunu Newton fiziğine saplanıp kalarak katı, sıvı ve gaz formlarıyla sınırlı tutmamamız gerektiğini de hatırlatmak gerekir.

 

 

“Düşünce soyut mudur; yoksa somut mudur?” diye soracak olursak herhalde çok ezici bir çoğunluk “tabi ki soyuttur” diye cevap verecektir yaygın olan soyut tanımlama ve anlayışına göre. Acaba öyle midir? Düşünce dediğimiz varlığın “önem, güzellik, kural, şart, ad, yaş, meslek, izin, özgürlük… vs” gibi kavramlarda olduğunun aksine, fizîki evrende bir mevcûdiyet formu söz konusudur. Üstelik bu yeni bir bilimsel bulgu olmayıp 19. yüzyılın son çeğreğine kadar uzanan yaklaşık bir buçuk asırlık bir geçmişi vardır. İlk tespit ve gözlemi 1875 yılında Richard Caton tarafından gerçekleştirilen, düşünce ve duyguların beyindeki karşılıkları olan titreşimlerin frekansları, tıpkı ses, görüntü (ışık), elektrik, enerji ve radyo dalgaları gibi fiziksel (zaman-mekân içerisinde) bir mevcûdiyet formudur.

 

 
Bu dalgaların ayrı; düşünce dediğimiz varlığın da aynı şeyler olmayıp farklı formlar olduğunu iddiâ etmek te mümkün. Düşüncelerin madde evrenine yansımaları olan bu elektromanyetik dalgaları tıplı radyo dalgaları gibi düşünürsek bunların etrâfa yayılmasının sebepten öte bir anlam ve amacı olması gerekir. Teknolojik bir alıcı cihazın (veyâ herhangi bir canlı türü) bu sinyal dalgalarını çözüp anlamladırabilmesinin teorik olarak mümkün olmasından öte asıl merak uyandıran nokta bu sinyallerin 3 mekân boyutunun ötesindeki boyutlara hangi formda geçtiğidir. Bizim madde evreni dediğimiz boyutta düşüncenin doğrudan ve pek fonksiyonel bir karşılığı olmadığı, fizîkî mekâna “anlamsız ve işe yaramayan” (algılanıp çözümlenmediğini varsayarsak) dalgalar şeklinde yayıldığı anlaşılabilir ve mâkûl bir yorumdur. Hattâ bu yoruma, devâmı olarak, “soyut-somut kavramları da zâten bizim yaşadığımız maddî ve mânevî çevreye göre tanımlanmıştır, yâni bu tanıma göre düşünce de soyut bir şeydir” diye bir îtiraz da eklenebilir. Ben bu îtirâza karşılık olarak somut kavramını bizim maddî evrenimize yönelik 5 temel duyumuzla sınırlandırmanın yanlış olduğu konusunda ısrâr etmek durumundayım. Soyut dediğimiz zaman da sâdece mânâ âleminde karşılığı olan yâni sâdece kavramsal boyutta karşılık bulan şeylerin anlaşılması en doğrusu gibi geliyor. Yukarıda verdiğim mutlak tartışmasız soyut olması gereken örneklere ek olarak durum, makam, statü, zekâ, edep, görev, bilgi, paha, değer, mümkünat, imkân, ihtiyaç, önlem, mâzeret, zerâfet, öncelik, başarı… gibi eklemeler yaparsak daha iyi anlaşılabilir. Bunların kendi başlarında maddê âlemiyle hiçbir bağları yoktur, zikredilirlerse ses dalgaları olurlar, ama somutlaşmazlar, somut olan varlık sestir, düşünülürlerse de beyinden yayılan elektromanyetik düşünce dalgaları olurlar, fakat yine somutlaşmazlar, somut olan varlık düşüncedir.

 

 
Düşünce, meselâ, 4. boyuttan ses formunda algılanıyorsa, yâni bir nevî işitiliyorsa, evrenin tüm boyutlarını kapsayıcı genişlikte bir açıdan bakıldığında düşünce somut bir varlıktır. Bu konuda tevâfûken ilginç bir deneyim yaşamıştık bikaç yıl kadar önce tatlı bir çay sohbeti ortamında. Muhtemelen çok sakıncalı ve tehlikeli olan, nefes tutup şah damarlarını tıkayarak bayılma olayına geldi lâf. 5 ya da 6 kişi falanız. Aramızda yaşı bizden en küçük olan bi kardeşimiz çok merâk etti ve denemek istedi. “Olmaz, yapmayalım, tehlikeliymiş, beyin hücreleri ölüyomuş” falan desek te “bi kereden bişey olmaz!” diyerek ısrâr edince biz de denedik. Çökerek bikaç derin nefes alıp içinde tutarak ayağa dikildi, ben de şah damarlarına hafifçe bastırdım. Nefesini bırakması biraz uzayınca “yeterince derin nefes almadı, olmayacak sanırım, bi daha mı denesek?” diye DÜŞÜNDÜM herkes sessizce izlerken. Tam bu düşünce esnâsında genç kardeşimiz sağ kolunu kaldırarak paş parmağıyla bir şey söyleyecek gibi oldu ve söyleyemeden nefesini bırakarak bayıldı ve kendisini yatağa uzatıp ayılmasını bekledik. En fazla 8-10 sâniye sonra ayıldı. O ilk ayılma ânındaki kafasını toparlayana kadarki “nerdeyim ben?” şoku ve zaman denen mefhumun ne kadar göreceli ve gizemli olduğunu tecrübe etmiş olmanın hayretinden sonra “sâhi sen tam bayılmadan önce bişey söyleyeck gibi bi hareket yaptın, ne diyecektin hatırlıyo musun?” diye sordum. “Haa, o mu? Bir daha baştan başlamak için bırakacaktın ya hâni, bırakmamanı söyleyecktim. Sen onu söylediğinde geçiş başlamıştı” dedi. En fazla bir dakîka öncesinde o anda odadaki herkes çıt çıkarmadan pür dikkat olaya odaklanmış durumda olduğu için böyle bir şey söylemediğimden benle birlikte herkes emindi.

 

 
5 duyumuz vâsıtasıyla beynimizde anlamlandırdığımız herşeyin içinde yaşadığımız evrenin sâdece 3 mekân + 1 zaman boyutundan ibâret olduğunu unutmamamız gerekir. Evrenin 3’ün üzerindeki mekân boyutlarıyla ilgili aralarında farklar da olan teoriler hâlen kuramsal fiziğin konusu olsa da mekân boyutlarının 3 ile sınırlı olmadığı konusunda tüm günümüz bilim insanları ve akademik/entelektüel çevreler hemfikir. Ben zaman boyutu ile birlikte toplamda en fazla 11 (10+1) boyutun mümkün ve söz konusu olduğu tezini okumuştum. Bunun ne kadar uçuk bir durum olduğunu idrâk edebilmek için haşır neşir olduğumuz 3 boyutlu ortamdan 1 boyut eksilttiğimizde hacim diye birşeyin kalmayacağını, şu an okumakta olduğunuz yazının her bir harfini de iki boyutlu evrendeki canlılar olduğunu düşünürsek bunların 3 boyutlu evrende kalabalık ortasındaki bir insan gibi havaya zıplayarak etrâfındaki insanların ne kadar kalabalık olduğunu görmek gibi bir imkânlarının olmadığını, fakat 3. Boyuttan bakan bizlerin onların göremediği her noktayı görebileceğimizi ve onların bizim varlığımızı idrâk edemeyeceklerini düşünürsek bir nebze fikir sâhibi olabiliriz. Ekrandaki bu yazının “bilinçli, zekî ve canlı” harflerinden birini oradan tutup buradan yaşadığı evren olan ekranın yüzeyini ve türünün mensuplarını gösterdiğimizde yaşayacağı hayret ile birlikte “Demek böyleymiş haaa! Vay bee…!!!” dediğini duyar gibiyim. Aynı hayret durumu bir üst boyuta geçen her bilinçli ve zekî mahûkat için geçerli.

 

 
Aslında biz katı, sıvı ve gaz hâlindeki kütlelerle, bir takım foton ve ses dalgalarıyla haşır neşir olduğumuz bu 3 mekân boyutu ile sınırlanmış isek ve(yâ) bu 3 mekân boyutunun ötesi mekân boyutları mevcut ve mümkün olmasaydı “mânâ” dediğimiz kavramın ayakları da yere basmayacaktı. “Mânâ”yı beynimizdeki moleküler düzeydeki elektromanyetik dalga hareketleriyle açıklamaya kalkmak bile “mânâ”sızlığa hizmet eder diye düşünüyorum. Ayrıca mânâ için lîsâna, harflere, kelimelere, cümlelere falan da ihtiyaç yoktur.

 

 
Artık tamâmen çöktüğünü düşünsem de, Big Bang (Büyük Patlama) gibi çarpıcı bilimsel gerçekleri üstünkörü gelişigüzel revizyonlarla geçiştiren mensuplarını (kendilerini materyalist olarak tanımlamasalar da kafa yapısı ve dünyâ görüşü olarak öyle olan) haddinden fazla gördüğüm materyalist dünyâ görüşü gibi dar bir açıdan empatik bir bakış yapacak olursak basit günlük hayâtımızdaki en sıradan ve rutin tecrübelerimiz de dâhil açıklayamayacağımız o kadar çok şey var ki… Meselâ, herkesin başına gelmiştir, bir müzik dinlerken hafif uykuya daldığınızda madde boyutu ile mânâ boyutu arasında öyle ince ayarlı bir açıya denk geliyorsunuz ki, dinlediğiniz eserde söz olsun-olmasın, söz varsa konuşulan dili bilin-bilmeyin farketmez dinlediğiniz parça bitmek bilmeyen bir mânâ deryâsına dönüveriyor. Bu; harf, kelime, gramer yapısı falan gibi unsurlarla kodlanan dilin çok ötesinde bir durum. Uyandığınızda dilini bilmeyerek anladığınız şarkının sözlerini “şurada şunu söylüyor, burada bunu diyor…” şeklinde tercüme edebilmeyi mümkün kılacak bir mânâdan bahsetmiyorum. Kelimelerde karşılığı olmayan salt, katıksız mânâ budur demekte bir sakınca görmeyecek kadar etkileyici bir deneyim olduğunu yaşayan herkes bilir. Ayrıca eğer parçada söz varsa bu sözlerle de târifi çok zor bir paralellik söz konusu. Örneğin parçanın sözlerinde ayrılık acısı varsa, söylendiği dili bilmeseniz bile tek kelimesini anlamadığınız için cümle olarak tercüme edemeyeceğiniz sözlerin mânâsının ayrılık acısı ile ilgili olduğunu güçlü bir şekilde hissediyorsunuz. İnsan sesi ve söz olmayan eserlerdeki melodilerin bile cisimleştiğini, gözle görülür, elle tutulur bir formda karşısına çıktığını yaşayanlarınız bile olmuştur. Basit ve sâde melodiler bâzen kelimelerle târifi mümkün mânâlara da denk gelebiliyor. Bu ilginç ortamı tecrübe etmek için çok basit ve zararlı olabileceğini zannetmediğim deneyler yapmak mümkün. En az hazırlık yapmadan bilinçsizce rasgele denk geldiğimiz tecrübeler kadar çarpıcı sonuçlar elde edilebileceğine şüphem yok.

 

 
10 yıldan fazla oldu, çok aylak zamanlarımda özellikle bilinçli bir şekilde hazırlık yaparak denediğim ve komik ve ilginç bir sonuç aldığım bir tânesini sizinle paylaşmak isterim kısaca. Yattığım odada stereo hoparlörlü basit ama ideal kalitede müzik dinleyebileceğim bir sistem vardı. Sabaha kadar tek bir parçayı her bittiğinde durmadan baştan başlatacak modda bir gece geçirmeye karar verdim. Çok orijinal, özgün bir duyumsal etkisi olan bir tâne parça düşünürken Scorpions’un The Sails Of Charon aklıma geldi ve “tam istediğim gibi!” dedim. Yatma saati geldi, müziği başlatıp uzandım. Parça sâdece uykuya dalmadan önceki rasgele düşüncelerime eşlik ediyordu fonda. Uykuya dalmam normalden biraz fazla sürdü, ama gece sabaha kadar rüyâlar âleminde, yakaza hâlinden derin uykuya kadar sürecin her aşamasında o kadar karmaşık bir âlemde o basit melodilerin, sözlerin o kadar çarpıcı imgesel tezâhürlerine mâlûm oldum ki, %99.9’unu kelimelerle anlatmam mümkün değil. Ve şimdi etkisi hemen hemen hiç kalmayan o mânâ uzun bir süre parçayı her bilinçli ve uyanık dinleyişimde git gide azalarak belli derecede kendisini hissettirdi. Şu zamana kadar kalan tek kısmı da kelimelerle anlatmanın mümkün olduğu küçücük bir gitar melodisi partisyonunun karşılığı olan bölüm. Bu basit melodik partisyonun böyle bir imgesel sahne ile ilişkilendirilmesi, bu deneyden önce aklıma gelmesi mümkün olan bir durum değildi. Ama bu deneyi yapmamış olsaydım ve başka birisi bana bu gitar melodilerini böyle bir sahne ile ilişkilendirseydi çok etkileneceğimden, “hakkaten ya, gitar aynen bunu söylüyo sanki, çok ilginç bir şey bu!” diyeceğime emin gibiyim. Bu yüzden de yazıyı sabırla okuyan sizler ile bunu paylaşmak istiyorum. Parça için YouTube’ten seçtiğim görseli de yakışmış olan bir video’nun linki:

 


Parçanın orijinal stüdyo versiyonudur, sâdece intro kısmında gereğinden çok fazla uzayarak can sıkan garip ses efektlerinin olduğu bölüm kesilmiştir. Bahsettiğim partisyonun ilk girdiği yer seçtiğim video’da tam 1:58’de giren ve 2:07’de son bulan, gitarın dört tekrardan oluşan, her tekrarda birer basamak çıkarak ve 4.sü hâriç her tekrarın içinde önce pes, sonra biraz daha tiz, karşılıklı soru cevâba benzeyecek şekilde birbirinden ayrılan iki melodi bulunan bölümü. 4. Tekrarda bu soru-cevap benzetmesiyle ayrımını yapmaya çalıştığım ikili yapı bozuluyor, cevap hissi daha ağır basan tekrârın tamâmını kapsayan bir melodi bölümü bitiriyor. 9 sâniyelik kısacık bir bölüm.

 

 
Tabi bunu bilinçli ve uyanık bir halde bu şekilde dinleyerek bir enteresanlık yaşamanızı beklemiyorum, çoğunuz muhtemelen beğenmeyeksiniz bile özellikle bu bölümü. Bu târifi mümkün olmayan tecrübenin kelimelerle târifi mümkün olan bir görsel sahneye denk gelmesi sebebiyle geriye kalan tek kırıntısı olan bu kısmında gitar melodileri biri kaba saba bi erkek; diğeri de çok zarif bir bayan şeklinde görünüyordu. 4 kez tekrar eden, ilk üçünde pesten soru sorar gibi olan ilk melodik cümle kadına yılışık, kaba ve pişkin bir şekilde yaklaşan bir erkek, ilk tekrârın ikinci yarısı olan biraz tizdeki hızlı ve daha dolambaçlı melodi de biraz rahatsızlık, biraz cilveli bir refleksle spiral şekilde yukarı doğru dönerek çıkan merdiven gibi birşeyde hızlı koşar ve zarif adımlarla kaçıp az bir mesâfede adamın tekrar yaklaşmasını bekler gibi duruyor. Adam biraz daha artan bir ısrarcılık ve yüzsüzlükle bir perde tizleşmiş ikinci pes melodi olarak tekrar yaklaşıveriyor kadına. Temel Reis’teki Kaba Sakal gibi bir tip, kadın da Pamuk Prenses’in meşhur çizgi sinema versiyonundaki gibi bişey. Kadın ikinci hamlede rahatsızlığı, öfke ve korkusu işve ve cilvesine göre farkedilir bir şekilde ağır basan bir edâ ile daha telaşlı bir kaçış hamlesi yapıyor o dönerek yükselen merdiven gibi şeyin üst bölümlerine doğru.

 

 

Üçüncü tekrarda da melodiler hep belli birer aralık yukarı, yâni tize doğru çıktığı için adamın afedersiniz hayvanlığı ve kadının rahatsızlık tepkisinden doğan ortam gerilimi artıyor. Mevzu dışardan gözlemci konumunda olan beni de geriyor. Üçüncü tekrarda artık cilveden, işveden falan eser kalmıyor. Dördüncü tekrarda bunun devâmı olan ama kelimelerle târif imkânı sunmayan acâyip bişeylere çözülüyor olay. Tek söyleyebileceğim şey olumsuz gidişâtın bozulmayarak bu doğrultuda olumsuz bir netîce cümlesi olduğu.

 

 
Burada zaman algısı faktörünü de göz önünde bulundurarak, bu 9 sâniyelik olayın böyle paldır küldür olup biten bir şey olmadığını hatırlatmakta fayda görüyorum, ve de sabaha kadar yaklaşık 100 kez tekrâr eden bu parçanın o kritik evreye denk gelen tek tekrârında, her bir melodi ve ayrıntının, vokalistin ağzından çıkan sözcük ve cümlelerin tetiklediği mânâlarla birlikte bu video’da kesilmiş olan introsundaki anlamsız ve sıkıcı ses efektleri de dâhil olarak, aklımda kalan bu basit kısmındaki olaydan çok ötelere ve alâkasız yerlere uzanan bir mânâ deryâsına dönüştüğünü tekrar hatırlatıyorum. Hele bir de bütün bunların iki âlem arasındaki hassas açılı bir konumda madde âlemi zamânıyla bikaç dakîkâlık bir sürede yaşandığını, derin uyku durumunda saatlerce neler olup bittiğini, ama bunların çok nâdiren çok az bir kısmının bilincimize kısmen belli belirsiz sızdığını hesâba katarsak hayâtımızdaki en rutin iş olan günlük uykunun ne kadar sır ve gizem barındırdığının haddi hesâbı yoktur diye düşünmek kaçınılmaz oluyor.

 

 
Bunun (küçümsemek için söylemiyorum) Freud’un psikanalize giriş notlarındaki rüyâ yorumlarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık bir durum olduğunu söylersem benzer şeyler yaşamış olan herkes bana hak verecektir. Aynı zamanda bu deneyimin “müzik eşliğinde müzikle uyumlu bir rüyâ görmek” ya da “gördüğüm rüyâda odada çalan müziği de duymak” gibi basit bir olay olmadığını üstüne basa basa vurgulamam gerek. Müzik ayrı; bu seneryo ve olaylar paralel bir şekilde ayrı kesinlikle değildi. Tek bir varlık olarak melodileri bu şekilde algılayışımdı zâten bu kadar şaşırtıcı etki bırakmasının sebebi. Bilinçaltının, bilincin bekçiliğinden özgür kaldığı zamanlarda gelen her veriyi madde boyutunda algılandığından bu kadar farklı, karmaşık ve derin yorumlama mecbûriyetindeymiş gibi davranmasını açıklayan nöro-psikolojik bilimsel bir açıklama var mı bilmiyorum. Bilinç için farkedilmeyecek kadar aşırı küçük her ayrıntıyı data olarak kodlayıp depolaması ile açıklanıyor ise, bu kez bir gazete bâyînin önünden geçerken gözümüze çarpan bütün yazıları kusursuz şekilde kodlama mecbûriyeti de açıklanmayı bekleyen sıradaki diğer bir soru olacak. Her biri açıklandığında da daha zorlarıyla karşılaşacağımızı, muammâyı tefekkür (felsefe) ve bilim ile çözemeyeceğimizi anlayıp, felsefenin evrenselliğini ve sonsuzluğunu çâresizce kabûllendiğimiz bu noktada, sona bir türlü ermeyen bu süreci keyifli bir serüven olarak kabûl etmek akıllıca ve kârlı bir tercih olacaktır bence.

 

 
Allah nasîb ederse daha belirgin bir konusu olan, derli toplu, araştırma ayağı da olan faydalı olması kaygısıyla hazırlayacağım diğer yazılarımda görüşmek dileğiyle Allah’a emânet olun.

 

 

İlker BATMAZ
26.12.2014

Kimler Neler Demiş?

1 Yorum - "Düşünceden Sese; Sesten Cisme"

Bildir
avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
Ömür Maya
Ziyaretçi

Yazınızı ilgiyle okudum. Somut ve soyut aleme bakışımızda ufuk açıcı bir yazı kaleme almışsınız. Özellikle ”hayâtımızda ki en rutin iş olan günlük uykunun ne kadar sır ve gizem barındırdığının haddi hesâbı yoktur diye düşünmek kaçınılmaz oluyor” sözünüz çok doğru. Bizler bu kısa hayatımızda başka boyutlara hazırlanırken ne kadar FARKINDA olarak yaşarsak o kadar anlam katacağız hayatımıza. Yeni yazılarınızı da görmek isterim bu platformda. Allah hepimizin yar ve yardımcısıdır. Vesselam…

wpDiscuz

Bunlar da ilgini çekebilir

HAARP Deprem Silahı ve Mart’ta Başlayacak Operasyonlar

Devamını Oku →