Yükleniyor...
Buradasınız:  Anasayfa  >  Anahtarcı Yazıları  >  Güncel Yazı

İslamofobi ve Yeni Dünya Düzeni

Tarafından   /  10 Ocak 2015  /  1 Yorum

No Gravatar

1054 yılında Hristiyanlar Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak ikiye ayrıldılar. Bu ayrılmanın en büyük kıvılcımını hermetik öğretiler oluşturmuştur. Hermetizm içinde ezoterik ve okült öğretileri barındıran tamamen inisiyasyona dayanan kadim bilgilerin bütünü olarak adlandırılabilir. Bu konunun hikayesini Merhum ‘Aytunç ALTINDAL’ şöyle bizlere aktarmıştı:
 
‘1054 yılında Konstantiniye’deki Doğu Kilisesi ile Roma’daki Kilise arasında bir kopuş oldu ve bunlardan biri Katolik Kilisesi diğeri de Ortodoks Kilisesi olarak anılır oldular. Bu kopuş 900 yıl kadar sürdü, şimdiler de iki kilise gerçekte kardeş olduklarını ileri sürüyorlar. İşte bu kopuş döneminde Konstantiniye’de ‘Mikhail Psellus’ adlı çok ilginç bir din adamı ve bilgin Ortodoks Kilisesi’nin en üst düzey yöneticilerinden biri olarak görev yapıyordu. Psellus antik çağ literatürüne aşina bir adamdı ve Kilise’nin katı kurallarına da pek aldırış etmiyordu. Bugünkü Aya Sofya Camii-Müzesi’ndeki çalışma ofisini genişlettirdi ve buraya gözlerden gizli bir giriş yaptırarak ayrı bir bölüm açtırdı. İşte bu bölümde Psellus kendisine emanet edilen ve Roma Kilisesi için çok zararlı ve tehlikeli addedilen elyazması bir kitabı Grekçeye çevirtti. Bu kitap Psellus’a Urfa’nın Harran bölgesindeki eski bir Pagan ailesinin aracılığıyla ulaştırılmıştı ve Psellus bu elyazmalarının toplamına bir ad koymuştu: HERMETICUM.’1
 
İşte bu elyazmaların varlığını haber alan Katolik Kilisesi, ‘bunlar Hristiyan dogmalarını bıraktılar Hermetizm’e saptılar’ gerekçesiyle bunları suçluyor ve kopuş başlıyor.
 
1. Haçlı Seferi’ndeki amacın Avrupa’daki bazı şövalyeler tarafından bu gizli öğretileri almak olduğu günümüzdeki çoğu araştırmacı tarafından ileri sürülüyor. Hatta bu şövalyelerin sekiz tane olduğunu söylüyorlar.
 
O sıralarda Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in adının anılması Kilise tarafından yasaklanmış durumda. Hz. Muhammed (sav)’e ‘mahunt’ diyorlar. Müslümanların da ‘Telegard’ ismiyle bir tanrıya taptığını söylüyorlar. Katolik Kilisesi insanları bu şekilde düşünmeye zorluyor. ‘Mahunt’un şeytan olduğunu ve ‘Telegard’ı tanrı olarak belirlediğini propaganda ediyorlar. Sonradan bu ‘Telegard’ın ‘Baphomet’e çevrildiği söyleniyor. Merhum ‘Aytunç ALTINDAL’ ‘mahunt’un köpek manasına da geldiğini söylemişti. Hatta ‘Salman Rüşdi’nin ‘Şeytan Ayetleri’ adlı romanında da Peygamberimiz (sav)’den ‘mahunt’ olarak bahsedilmiş.
 
Baphomet
 
Şeytan ayetleri
 
Sanatic Verses
 
Daha sonra dan Baphomet, Tapınak Şövalye’lerinin tanrısı olarak lanse edildi. Hatta Washington’un heykeli Baphomet şeklinde tasvir edildi.
 
Washington ve Baphomet
 
Bütün buraya kadar anlatmak istediğim şey, nasıl ki Haçlı Seferleri zamanında birileri İslamofobi üzerinden bu seferleri haklı (!) bir gerekçeye dayandırmıştır; ama aslında neden bambaşkadır. Günümüzde de bu okült örgütlerin emelleri İslam topraklarında olduğundan ve karşılarına çıkabilecek en büyük fikirler İslam’dan türeyeceğinden halkın nezdinde propagandalarını İslamofobi üzerinden yapmaktadırlar. Özellikle SSCB’nin dağılmasından sonra açıkça en büyük düşmanlarının İslam olduğunu çeşitli ağızlardan dile getirmişlerdir.
 
ABD’de 1946 yılında kurulmuş olan aslen CIA’e hizmet vermek için çalışan bir think tank kuruluşu: RAND Corporation. Bu kuruluşun 2003 raporunun ana temasına göre İslam kendi içinde çatışacak. Bugün bu noktaya gelmemiz belli planların harekete geçmesinden dolayıdır. Özellikle Yeni Dünya Düzeni’nin resmi bir belgesi olan 1978’deki ‘Washington Mutabakatı’nı da unutmamak gerekiyor. Yeni Dünya Düzeni’nin kurulabilmesi için ‘dine başvuru’ kilit rolü oynuyor bu mutabakatta. Dinleri radikalleştirmek ve saptırmak üzere bir başvurudur bu. IŞİD, El Kaide gibi güçler radikalleşmeyi sağlarken New Age akımları ise saptırmada kullanılıyor. Finansal spekülasyonlar ve borçlandırma, subliminal operasyonlar, bazı ilaçlarla özellikle antidepresanlarla insanları düşünemez hale getirme, asimetrik savaşlar ve terörizm, gıda ve genetik üzerine yapılacak operasyonlar mutabakatın diğer ayaklarını oluşturuyor. Gerçektende 1978’den bu yana bu kararların faaliyete geçtiğini görüyoruz.
 
Fransa’da yapılan en son saldırıyı bu gözle okumak gerektiği kanaatindeyim. Bunun dışında söylenecek olan şeyleri ise şöyle sıralayabilirim.
 
Avrupa yavaş yavaş müslümanlaşıyor. Avrupanın başkenti Brüksel’in %25’i müslüman. Böyle giderse 2050’de Brüksel’in yarısı müslüman olacak. Onun için ‘Pegida’ gibi İslam karşıtı örgütler türettiler. Avrupa’da ırkçı söylemler tavan yaptı. Bu nedenden dolayı bir sürü müslüman hayatını kaybetti. Yapılan bu saldırılarda halkın çoğu bunlar müslüman olsa bile insan demeye başladı. İşte bu söylem üzerine Fransa’da yapılan bu saldırı algıyı tersine çevirmeye yönelikti. Artık olaya insancıl açıdan bakanların bile çoğunluğu müslümanların katledilmesine göz yumacaklar.
 
IŞİD’i kurdular; çünkü böylece kendileri için sorun teşkil eden müslümanları bir daha geri gelmemek üzere uzaklaştırdılar. Zaten bu ırkçı söylemlere ancak IŞİD’e katılan insanlar problem oluşturabilirdi. IŞİD’e katılanların ortak özelliği mutlaka bir suçtan dolayı hüküm giymeleriydi. IŞİD operasyonunun ardından bu gelişmelerin yaşanması çok manidar.
 
Avrupa uzun vade de kendi ayağına sıkar. Çünkü Avrupa’da genç nüfus çok az. Avrupa gitgide yaşlanmakta. Avrupa’da bulunan özellikle çoğunluğu müslüman olan göçmenler bir nebze olsun bu açığı kapatıyordu. Ayrıca Avrupa gibi bir endüstri bölgesinin işçi ihtiyacı da bu göçmenler sayesinde karşılanıyordu. Avrupa ekonomisi zaten dibe vurmuş durumda. Bütün bunlar şunu akla getiriyor. Çok daha büyük bir üst akıl Avrupa’yı da mı bitirmek istiyor? Avrupalıların bu soruyu kendilerine sormaları gerekiyor.
 
Avrupa 11 Eylül’ünü yaşıyor. Yine yapılanın silahlı bir operasyondan çok psikolojik bir operasyon olduğu çok aşikar. Ayrıca Fransa’nın Filistin’i tanıma arefesinde bu olayın yaşanması çok daha düşündürücü. Şu soruyu sormak gerekiyor? Bu olaylar kime yarar? Avrupa’ya da bu olaylar yarar sağlamıyor. Ancak İsrail’i de kuran 250 yıllık geçmişi hatta daha öncesi de olan küresel baronların yararına olduğu çok belli oluyor. Bu yapılar hep kaostan beslenen yapılar olduğu için kaosu tekrardan küresel bir çapta uygulamaya koymuş olabilirler.
 
1990’ların başında İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher Sovyetlerin dağılmasından sonra yeni düşmanın İslam olduğunu açıkça söylemişti. NATO Genel Sekreteri ve ABD Başkan adaylarından Willy Claes, 2 Şubat 1995’te: “İslam, en az komünizm kadar tehlikelidir. Lütfen bu tehlikeyi küçümsemeyin. NATO askeri ittifaktan daha fazla bir şeydir. Kendisini Kuzey Amerika ile Avrupa’yı birbirine bağlayan uygarlığın temel ilkelerini savunmaya adamıştır” diyordu. Ardından dünyada yaşanan gelişmeler bu sözlerin uygulamaya konulduğunun resmiydi. 2001’deki 11 Eylül saldırıları müslümanlara karşı nefret söylemi oluşturdu. Şu an yapılmaya çalışılanlar da uygulamaların başka bir ürünü. Ancak Avrupa’daki durum çok daha vahim. Çünkü Avrupa’da ki İslamofobi tarih olarak çok daha eski ve derin. Bunun böyle olduğunu bilmelerinden olsa gerektir ki, Avrupa’yı saracak bu ateşin kıvılcımlarını yaktılar…
 
 
Yazan: Ömer Faruk Boybay

    Çıktı       E-Posta

Kimler Neler Demiş?

1 Yorum - "İslamofobi ve Yeni Dünya Düzeni"

Bildir
avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
mustafa boybay
Ziyaretçi

çok açıklayıcı ve de güzel bir yazı olmuş ….

wpDiscuz

Bunlar da ilgini çekebilir

Aynadan Yansıyan Sen

Devamını Oku →