Yükleniyor...
Buradasınız:  Anasayfa  >  Manşet Haberler  >  Güncel Yazı

Bir Fotoğraf Karesinin Düşündürdükleri

Tarafından   /  25 Ocak 2015  /  1 Yorum

No Gravatar

BİR FOTOĞRAF KARESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Günümüzde (1960’tan beri) Demokratik Kongo Cumhûriyeti adını taşıyan dev bir Afrika ülkesi olan Kongo’nun bir asra yakın bir Belçika sömürgesi geçmişi vardır. Hattâ süreci Belçika Kralı II. Léopold’ün, taç giymesinden 5 yıl önce, 1860’taki bir konuşmasında “Topraklarımızı genişletmenin vaktinin geldiğine inanıyorum. Kalan birkaç güzel pozisyonun bizimkinden daha girişken milletler tarafından kapılması tehlikesi karşısında hiç vakit kaybetmememiz gerekiyor.” şeklindeki ifâdesiyle başlatacak olursak tam net bir asırdan söz edebiliriz. Bu konuşmadan 5 yıl sonra babasının ölümü ile tahta oturmasıyla 1885’te toplanan Berlin Konferansı’nda Kongo’nun II. Léopold’ün egemenliğinde bir devlet olduğu resmen tanınmasıyla zâten fiilen başlamış olan sömürge süreci resmî bir boyut kazanmış olur. Bu illegal ve insanlık ayıbı durumun resmiyet kazanmasındaki kılıf ta Avrupa’nın ve Batı’nın her zamanki ikiyüzlülük ve pişkinlik klişesini yansıtan “Kongo yöresi halkına medeniyet götürmek, bilimsel araştırma ve ticaret yapmak, Arap köle tüccarlarına karşı savaşmak”… gibi komik martavallardı. Bu dönemin en kanlı ve şiddetli dönemi de süreci başlatan isim olan kral II. Léopold’ün tahtta olduğu yaklaşık yarım asırlık kısmıdır.

 

1900’lü yılların başlarında Kongo’da bir din adamı tarafından gizlice çekildiği söylenen bir fotoğraf karesi ve bu fotoğrafta olup biteni özetleyen iki satırlık bir cümlenin insana düşündürdüklerinden ve düşündürmesi gerekenlerden bahsetmekmek istiyorum. Fotoğraf karesi bu:

Kongo'lu köle babası

Fotoğraf karesinde olup biteni özetleyen iki satırlık cümle de şu: Belirlenen kotaya göre veyâ II. Léopold’ün Kongo’daki yönetici ve askerlerinin kendi aralarındaki “kim daha fazla üretim sunacak” iddiâlaşmasının kölelere yansıyan baskısı sonucu “yeterince” kauçuk toplayamadığı için bir ayağı ve bir eli çaprazlama olarak kesilerek cezâlandırılan 5 yaşındaki Kongo’lu köle kızının kesilen minik ayak ve eline bakan köle babası.

 

Bir fotoğraf karesi ve bu kısa hikâyesi ile dünyâ kamuoyunun hâfızasında yer alan bu dramatik olayın 10 milyondan fazla insanın katledildiği, belki de daha fazlasının uzuvlarının kesilerek sakat bırakıldığı ve çeşitli işkence ve zulümlere mâruz bırakıldığı net bir soykırımın çok cüzzî bir parçası olduğu ve dahası; bu soykırımın da Batı’nın küresel ve sistematik sömürgecilik ve soykırım târihinin de Belçika gibi küçük ve iddiâsız denilebilecek bir parçasının payına düşen kısmı olduğu mâlûmâtını inşallah okuyacak olduğunuz bu yazım boyunca aklınızın bir köşesinde aktif tutmanızı önemle tavsiye ediyorum. Bu “insanlık ayıbı” gibi dillere pelesenk olmuş bir ifâdenin de yetersiz kaldığı büyük ve korkunç tabloyu net bir şekilde gözler önüne serebilmem oldukça zor bir iş olduğu için sizlerin bu konudaki genel dağarcığınıza güvenmekle yetinmek zorundayım.

 

Foroğrafı çeken, fotoğrafa konu olan, fotoğraftaki suçun sorumlu ve fâilleri ve fotoğrafta görünen insanlar bugün yaşamıyorlar. II. Léopold, bu fotoğrafın vicdan sâhibi insanlar tarafından Avrupa ve dünyâ kamuoyunun vicdan sâhibi kısmına sunulmasıyla başlayan süreçten sonra 1908’de Kongo’nun II. Léopold’ün şahsî mülkiyeti ve tasarrufundan alınarak Belçika hükûmetine devredilmesinden bir yıl sonra kral olarak öldü. Zâhiren yüzeysel bakıldığında yaptığı yanına kâr kaldı. Tahttan indirilp yargılansa ve en ağır(!) cezâya çarptırılsaydı ne olacaktı peki, yanına kâr kalmamış mı olacaktı? Zâten ölecekmiş, muhtemelen yargı sürecinde ölmüş olacaktı karardan çok önce. Ölmemiş olsun diyelim; ne değişmiş olacaktı? İnsanlığın “medeniyet” serüveninin sonraki kısmı için bir caydırıcılık ihtimâli taşıyan güzel bir ibret-i âlem tablosundan öteye neyi çözecekti bu adâlet(!)!? Hangi acıya merhem olacaktı, yaşanmamış kılabilmeyi geçtik!?

 

Geçmişte kalan, yaşanmış bitmiş bu dramın mağdurları ve fâilleri de ömürlerini tamamladığına göre bugün bizlerin vicdânî tepkisi ne olmalı? Olmuş, bitmiş, defter kapanmış… Şu an kendisini bırak; etkisi bile muhattapları tarafından yaşanmıyor. O zaman bir daha olmadığı sürece pek büyük bir sorun görünmüyor sığ ve materyalist bir mantığa göre. Ama keşke öyle olsa, yâni insanlık olarak ders çıkarıp bir daha yaşanmaması konusunda ortak bir hassâsiyet edinebilmiş olsak! Aksine sürekli arttırarak devâm ediyoruz. Bu şekilde devâm edecek ve bunların da geçecek olması, mağdurların ve ilgili herkesin günün birinde, öyle veyâ böyle bir şekilde mutlakâ ölecek olması bir teselli olabilir mi acaba? Mantıklı gelse de, teist-ateist farketmeksizin, herkesin tereddütsüz bir “hayıııır!” çektiğini duyar gibiyim.

 

Böyle örnekler ile ortaya çıkan acziyetimiz karşısındaki en poüler tepki, daha çok bir refleks formunda “Tanrı’yı suçlamak” şeklinde kendini gösteriyor. Refleks formunda olması ile kastım, tepkinin akıl, mantık ve tefekkür süzgecinden geçmediğidir. Bütün sürecin dünyâ hayâtından ibâret olmadığını; aksine, dünyâ hayâtının sürecin belli bir hedefi (Âhiret saadeti) kazanmaya yönelik çetin bir sınav olduğunu bilen biri için bu refleksi göstermek ve refleks olmaktan öteye geçip bunu benimsemek düşünülemez. Bu iki zıtlık bir arada bulunamayacağına göre, işin aslının göründüğü gibi olmadığı şeklindeki alternatif açıklamalar kaçınılmaz olur. “Her sakallıyı deden zannetme” deyiminden daha açık konuşmaya lüzum yok.

 

Bana daha da ilginç gelen “teist vs. ateist” tartışmaları veyâ monologları içeren platformlarda, özellikle ateist arkadaşların bu tarz çıkmazları “tanrısızlık” inancı için gerekçe ve dayanak olarak kullanmaları. Bunlar derinlemesine düşünüp sorgulamayı falan bırak, ilk refleks tepkisi şeklinde bile kabûl edilemeyecek seviyede sığ ve kendi içinde tutarlılıktan dahî yoksun hezeyanlardan başka bir şey değillerdir. Hele ki “ben bu yüzden inanmıyorum” gibi bir şey söylemek saçmalığın ve paradoksun daniskasıdır. İnanmadığın şey âhiret ve hesap günü; mâzeretin de bu dünyâdaki adâlet(sizlik)… Peki, arzu ettiğin gibi bu dünyâda mükemmel ve hızlı bir ilâhî adâlet mekanizması çalışıyor olsa, yamuk yapana ânında gökten bi şimşek falan gibi, inanacaksın öbür dünyâda hesap vermeye ve bu dünyânın bir imtihan yeri olduğuna falan, öyle mi!? Paradoks lâfı havada kalmamıştır umarım. Önceki paragraftaki refleks tepkisi (Tanrı’yı suçlama, Tanrı’ya küsme…gibi) için antitez veyâ karşıt cevâp nâmına söylenebilecek herşey aynen bu durum için de kullanılabilir.

 

Ne kadar düşünürseniz düşünüp taşının, dünyevî, seküler, mükemmel bir sistem ortaya koyamazsınız. Kimsenin haksızlığa mâruz kalmadığı, herkesin eşit kalitede ömürler tüketip huzûr içinde mutlulukla öldüğü bir ütopyadan bahsediyorum. Bu pratiği bırak, teoride bir ütopya olarak bile mümkün değildir. İçinde yaşadığımız evrenin doğasına, fiziğine, yasalarına… herşeye ve herşeyine aykırıdır bu. Bunun, en azından teoride mümkün olması için, insana başka bir insan dışında dünyâda veyâ evrende hiçbir kaynaktan zarar gelemeyeceği şartı gereklidir. “İnsana sâdece başka insan(lar)dan zarar gelir” önermesinin doğruluk değeri 1 olursa, mantık bilimine sorun çözülür.

 

İster lâik, ister örfî, ister şer’î ayrım gözetmeksizin dünyevî hukuk sistemlerine ve cezâların caydırıcılık etkisine baktığımızda mümkün olabilecek en caydırıcı cezâ ölene kadar aralıksız olabilecek en ağır işkence yöntemlerine mâruz bırakmak, insanın aklına gelmekte ki, mevcut hiçbir hukuk sisteminde böyle bir cezâ yoktur. Böyle bir cezâyı bırak, ölüm cezâsı bile gerek “insancıl olmayıp çok ağır olduğu”, gerekse “yanlış yargılama sonucu suçsuz insanlara uygulandığı takdirde telâfisinin mümkün olmadığı” gibi gerekçelerle tartışılır ve bir cezâ uygulaması olmaktan çıkarılması savunulur. Sanki suçsuz yere hapsedilen insanların suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılmasıyla herşey telâfi edilebiliyormuş gibi. “Ama en azından suçsuz yere yaşama hakkı elinden alınmamış oluyor, bu da birşeydir.” diye gelen îtiraz da haklı olmakla birlikte Kral II. Léopold gibi, – ki kendisi zâten herhangi beşerî bir mercî tarafından yargılanmamıştır- ne kanıt, ne îtiraf, ne bilmemne gerektirebilecek çok net ve çok büyük ölçekte suçlular için caydırıcılığı bırak, ödül niteliğinde cezâlara mahkûm ediyor sistemi. Hadi diyelim, bi adım attın, ödün verdin, açılım yaptın “tamam, ölüm cezâsı sâdece böyle durumlar için olmalı o zaman” gibi bişey söyledin; o zaman II. Léopold’ün 1908’de elinden Kongo’nun alıması ile birlikte tahttan indirilip yargılanmaya başladığını varsayalım. Mümkün olan en jet hızda yargılasan bile adamı belki de daha rezil rüsvan bir ölümle sonuçlanan ızdıraplı bir yıldan kurtarıp bir yıl erken ya asarak, ya giotin ile tertemiz bir ölümle yine ödüllendirmiş olmayacak mısın?

 

Gençliğini harcamış, yaşlılığa doğru hızla ilerlerken, yaşlılığı kabûllenemedikleri için, “tadında bırakmak” anlayışıyla intihar eden bir sürü insan var. Yâni ölüm, kaçınılmaz bir son olduğu için ölümü göze almak çok zor bi iş değil, ve ölüm cezâsının caydırıcılık etkisinden muaf insanlar da mümkün. Hukûku uygulayanların da bizler gibi suç işleme potansiyeli olan insanlar olduğunu düşünürsek, nerden bakarsak bakalım insan olarak, en iyi ihtimâlle, elimizden gelenin en iyisini yaptıktan sonra niyetleri bile ölçelecek hassâsiyetteki ilâhî adâlete ve ölümden sonraki asıl büyük hesâp gününe havâle etmekten başka çâremizin olmadığı bir yığın dosya olmak zorunda. Adâlet için illâ ki bir suç olması da gerekmiyor, misâl akrep ısırdı mâsum bir çocuğu, n’apçaksın!?

 

Bu çâresizliği ve mutlak acziyeti kabûl etikten sonra bu manzaranın “tanrısızlık” inancına gerekçe yapılmasının saçmalığı ve tutarsızlığı burada tekrar gün yüzüne çıkar. Dikkat edin, “tanrısızlık inancı saçma ve tutarsızdır.” demiyorum; bu gerekçeden bahsediyorum. Peki bu durum ortaya mantıken “tanrısızlık” diye bir sonuç çıkartmıyorsa, nasıl bir sonuç çıkartıyo olabilir? Çok basit, “tanrısızlık” inancının gerekçesi yapıldığında ortaya paradoksal bir durum çıkıyorsa, diğer seçenek olan “tanrı, ölümden sonraki hesap günü, bu gezegende başı boş bir tür olmadığımız” sonucunu kaçınılmaz hâle getiriyor. “Kaçınılmaz” ifâdesi çok iddiâlı gelmiş olabilir, ama bunun 2×2=4’ten bile daha mutlak ve kesin bir matematiksel mecbûriyet olduğunu iddiâ ediyorum. Hattâ bu iddiâ için bu kadar derin tefekküre de gerek yok; ölüm olayının kesinliği ve zamânının belirsizliği (her an mümkün olması) insanlığın bu sorunu çözmesinin de mümkün olmaması bile bu kaçınılmaz sonuç için yeterli veridir. Yine de, ısrarla “adâletsizlik, zulüm çok fazla, Tanrı diye bişey olamaz, olsaydı izin vermemesi lâzımdı, varsa da iyi biri değil, kötüden yana, ben onu reddediyorum…” gibi hem sığ, hem de çelişkili bir mantıkta ısrâr etmek isteyen varsa bu kendisinin bileceği iştir. Bir mantık işleyişini eleştirmek ile bir inancı ve vicdânî tercihi eleştirmek arasındaki fark epey büyüktür.

 

Ölüm varsa sonrasının da var olması mecbûriyeti de felsefik ve mantıksal bir denklemdir. William Shakespeare’in meşhur “Olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele!” sözünden daha derin, düşünmeye sevketmesi bakımından daha fonksiyonel bir alıntı isterseniz Gottfried Leibniz’in “Neden hiçbirşey yerine birşeyler var?” sorusunu tavsiye ederim. Hemen hemen herkes muhakkak bu seviyelerde bir sorgulama derinliğine ulaşmıştır farkında olmadan, ama bu kadar basit ve cevâbı cümle olarak olmayan; sorunun içinde gizlenen bir cevapla birlikte, bir sürü düşünce tetikleyip yepyeni ufuklar açan bir şekilde ifâde edememişizdir.

 

Herkesin kendince, kendi ideolojisi, dîni ve(yâ) dünyâ görüşü içerisinde, iyi niyetli çözüm formülleri ve fikirleri muhakkak vardır ve aklın yolu bir olduğu için, yollar farklı da olsa mantîken varış noktası olan hedef ortak olduğu için, bir ilerleme katetmiş olmamız gerekirdi şimdiye kadar çoktan. Manzaranın, aksine, git gide daha vahim bir hâl alıyor olmasının altında bu varış noktaları sözde aynı olan değişik yolların arasında birbirileriyle çarpışan çok ciddî çatışma noktalarının olması önemli bir etkiye sâhiptir. Sözde hedefleri aynı olan yolların her birinde en az bir diğer yol bu olumsuz tablonun sebebi olarak doktrinlenmiş durumda. En klişe örnek olarak dinlerin bütün savaşların temel sebebi olduğu görüşü gösterilebilir. Buna bir propoganda olarak pek çok yerde raslamak mümkün. En dikkat çekeni de John Lennon’ın “Imagine” (Hayâl Et) adlı klasiğidir.

 

John Lennon’ın “Imagine”, Scorpions’un “Under The Same Sun” (Aynı Güneş’in Altında) (ki Under The Same Sun’ı söz ve beste olarak çok çok severim) parçaları gibi insanlığın kronikleşmiş bu ortak yarası ve çıkmazının dışavurumu olarak ortaya çıkmış pek çok eser vardır. John Lennon’ın Imagine’ı dünyevî ve ütopik bir önerme olarak bu kapsamda âdetâ bir efsânedir. Kendisinin de “dünyâ barışı çalışmaları sebebiyle, barış karşıtı derin küresel odaklar tarafından suikaste kurban giderek” ölmüş olması, onu yeni yetme ve özenti gençliğin gözünde çok özel bir yere koyuyor. Ne John Lennon’ın, ne de “Imagine” şarkısının etkisiyle “işte bu ya, adam ne güzel yazmış, helâl olsun, budur işte!” gibi söylemlerle kendisine doğru bir konumda doğru bir duruş edinmeye çalışan insanların samîmiyetlerini sorgulamak haddime! Ancak, 90’ların sonraında “Küreselleşme” söylemiyle patlak veren, 2000’den sonra da “The New World Order” (Yeni Dünyâ Düzeni) şeklinde karşımıza çıkan gidişât ve yapılanma çalışmalarına baktığımızda hedeflenen <<< “kaostan gelen”, tek merkeze bağlı seküler bir küresel düzen >>> John Lennon’ın Imagine şarkısının sözleriyle tamâmen aynı şey! Yâni sözde John Lennon’ı öldürenler de onunla aynı ideâlin peşinde. Tabi bunu “The New World Order” olarak yürüten asıl küresel aklın amacı dünyâ barışı falan değil; dünyâyı tek devlet çatısı altında bir sömürge ve kölelik gezegeni hâline getirmek. Bu bir çeşit “barış” durumunu da doğal olarak getirecektir, mâlûm, devletler ve dinler olmayacağı için kitlesel çatışmalar ve savaşlar da olmayacak. John Lennon ise (niyeti ayrı bir konu ve sorgulamak kimsenin haddine düşmez!) buna, toplumların genç ve “entelektüel” beyinlerini, “barış, sevgi, ağaç, çiçek, böcek…” gibi evrensel sloganlarla etkileyerek, küresel ve emperyalist güçlerin karşısında sloganlar ve şarkılarla, barış ve anarşizm işâretleriyle durduklarını zannederek koyun sürüsü gibi aynı güçlerin tuzağına düşürüyor gibi bir tablo ortaya koyuyor. Tablonun “Hatice” kısmını bir tarafa bırakıp, neticeye baktığımızda hangi değerlerin, hangi güçler tarafından pompalandığına; hangi değerlerin hangi odaklar tarafından manipüle edilerek saldırılara mâruz bırakıldığına bakacak olursak ortada bu şekilde basit ve açık bir denklem olduğu inkâr edilemez.

 

Dinler Arası Diyalog çalışmalarının Moon Târikatı patentli olmasına ve “The New World Order” ile ilişkisine dikkat ettiğimizde de, bu projenin İslâm kanadının ihâlesini alan yapının, her türlü islâmofobik gündemin ardından kendi oluşumunu “radikalliğin, bağnazlığın, terörün… vs alternatifi” olarak net söylemlerle ön plâna çıkartması, kimlerin ve hangi odakların bu reklâmın gönüllü sözcülüğüne soyunduğu; Müslüman nüfûsun böylelikle küresel plânın kucağına zorla itilerek geride kalan tamâmının terör yaftasıyla ortadan kaldırılması veyâ bir şekilde kontrol altına alınması aynı denklem içinde git gide netleşen ayrı bir boyut.

 

“Devletlerin ortadan kalkıp dünyânın tek, ortak bir ideal çatısı altında barış ve sevgi ile, birbiriyle didişmeden muazzam bir hızla farklı formlara ve boyutlara evrimleşecek bir oluşum” içinde olması kulağa hoş gelmiyor da değil tabi. “Dinlerin savaşların yegâne sebepleri olduğu” fikrinin altını doldurabilecek bir sürü târihî örnek te inkâr edilemez. İslâm’dan önce ayrı; İslâm’dan sonra ayrı olmak üzere Avrupa’daki din savaşlarını anlatmaya kitaplar yetmez. Ancak daha çok yakın târihimizdeki büyük küçük bütün savaşlara, bu savaşlardaki ittifakları din eksenli incelediğimizde karşımıza çıkan tabloya göre “dinler olmazsa savaş ta olmaz!” düşüncesinin ciddî bir toplumsal karşılığı olmayışını normal karşılamamız gerekir. İnsan fıtratındaki kişiden kişiye ne derecede doyurulup, ne derecede bastırıldığna göre niceliği değişen “ben merkezcilik” ve “bencillik” güdüleri gereğince başka insanların ürettiği ve kendisinin fanatizm ve dogmatizm ile savunduğu düşünce sistemini mutlak doğru olarak görmek; özeleştiriyi bırak, dışarıdan gelen herhangi bir eleştirel yaklaşıma bile tahammül edemeyip âdetâ kudurarak saldırma tepkisi, ortak bir payda ve noktada buluşup, doğru bir analiz yapıp, sonuçları doğru yorumlamamız karşısındaki en büyük engeldir.

 

Böyle bir fotoğraf karesinin düşündürüp de, düşüncenin düşünceyi tetiklemesiyle yazıya dökülebilecek kısmı yazmakla bitmez. Bir çoğuna değinemedim bile. Benim hiç aklıma bile gelmeyen kimbilir neler tetikliyordur daha değişik birçok insanın düşünsel dünyâsında? Bir de yazıya dökülemeyecek, sözcüklerle karşılığı olmayan hissiyat deryâsı vardır. Evlat sâhibi olanlar daha iyi anlarlar neden bahsettiğimi. Sâdece yaşanır, hissedilir; anlatılamaz.

 

Vesselâm…

 

25.01.2015
İlker BATMAZ

Kimler Neler Demiş?

1 Yorum - "Bir Fotoğraf Karesinin Düşündürdükleri"

Bildir
avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
sebla
Ziyaretçi

Afrikadan amerikaya brezılyaya gemılerle köle olarak avladıkları insanları göturenleri daha derine inerek incelersek Aytunç Altındalın surekli bahsettığı ve dunyayı bu gunde yöntn güçleri göruruz.Msele ufacık belçikanın hristıyan kralı meselesi değil arastırın hristıyan da değildır.Hiç bir şey görunduğu gibi değil .

wpDiscuz

Bunlar da ilgini çekebilir

HAARP Deprem Silahı ve Mart’ta Başlayacak Operasyonlar

Devamını Oku →