Yükleniyor...
Buradasınız:  Anasayfa  >  Analiz  >  Güncel Yazı

İçimizdeki Kötülükle Yüzleşmek

Tarafından   /  06 Şubat 2015  /  Yorum yOK

No Gravatar

İÇİMİZDEKİ KÖTÜLÜKLE YÜZLEŞMEK
 
Herkesin kafasında bütün insanları kapsayan temel, genel, evrensel ve yüzeysel; iki başlıklı bir kategorizasyon çeşidi vardır: 1- İyi İnsanlar, 2- Kötü İnsanlar. Bu kategorizasyonda ölçütler kişiden kişiye büyük farklılıklar gösterebilmekle birlikte, şöyle bir genelleme yapmak ta mümkün: <<< Toplumun ve doğanın düzen ve huzûrunu gerek kişisel basit menfaatler, gerek ideolojik ve inançsal ülküler, gerek nefsânî saplantılar ve hırslar uğruna bozmaya çalışan fesatlar, kıskançlar, hırsızlar, teröristler, sapıklar, psikopatlar, kâtiller, diktatörler, despotlar… vs “Kötü İnsanlar”; KENDİMİZ GİBİ içinde kötülük ve fesatlık olmayan, bütün canlılara ve insanlara sevgi ve hoşgörüyle bakan, herkesin evrensel meşrû sınırıları içerisindeki özgürlük alanına saygılı “melek misâlî” tertemiz insanlar da “İyi İnsanlar”dır. >>> şeklinde, üç aşağı beş yukarı özetlenebilecek yerleşik bir kanı, hattâ katı bir inanç bu yazıyı okuyan-okumayan, “medeni dünyâ”nın ortalama bütün bireyleri için geçerlidir diye tahmin ediyorum. Ne kadar özeleştiri yapıyor olsak ta, kabûl etmek gerekir ki bunu samîmiyetle değil; bir erdem olarak algılanması için yapıyoruz ve yukarıdaki genellemenin bizim için geçerli olduğunu îtirâf etmemiz gerekir eğer istisnâî bir durumumuz yok ise…
 
Bu genellemeden önce bahsettiğim kişisel ölçüt farklılıklarının üstünde çok temel bir ayırım daha vardır; seküler (dünyevî) ve ilâhî (dînî) olmak üzere. Örneğin seküler bir anlayışa göre hayâta dînî persfektiften bakıp yaşamının her alanını bu persfektife uygun şekilde doldurup yaşamaya çalışan bir insan hiçkimseye hiçbir zarârı dokunmasa bile “kötü” bir insan; diğer taraftan da dînî bir anlayışa göre îmân etmeyen veyâ îmân etmenin temel gereği olan (farz) ibâdet ve uygulamaları yapmayıp yasak ve haramlarla dolu bir hayat süren insanlar da hiçkimseye bir zararları olmasa da “kötü” bir insan olabiliyor veyâ en iyimser ihtimâlle onların iyiliklerinin bir kıymeti olmayıp kendilerine “kötülük” ettikleri ve çevrelerine de örnek oldukları için dolaylı olarak “kötü insanlar” kategorisine girebiliyor. Fakat bu temel ayrımın istisnâ denmeyecek kadar yine evrensel, dışta kalan örnekleri vardır hem pratikte, hem teoride. “Önce insan olup sonra ne olursan olmak” düsturunun bizden olmayan ötekilerine evrensel bir hoşgörü ve iyi niyet getirdiği de bir gerçektir.
 
İyilik ve kötülük ölçütlerimizdeki sıkıntıları ve yanlışlıkları tespit edip, kendimizi kandırmadan bunları dürüstçe kabûllendiğimizde farklı başka bir yanlışlığa ve sıkıntıya düşme ihtimâliyle karşı karşıya kalırız, büyük çoğunlukla bu ihtimâl gerçekleşir ve biz farkında bile olmayız. “Tamam, onlar kötü değil; niyetleri iyi. Ama câhil oldukları için zararlılar ve dolaylı olarak insanlığa ve doğaya kötülükleri dokunuyor niyetleri iyi olsa da.” şeklindeki bir algı ne kadar da câzip değil mi? Dünyâda hiçbir vicdan diploma, hattâ akademik kariyer sâhibi olmanın bu konuda bir ölçüt olduğunu kabûl etmeyecektir. Zâten hep demez miyiz “Diplomalı câhil işte!”, “Okumuş ama adam olamamış!”, “Adam mektep yüzü görmemiş, dağ başında çoban ama senden benden bilge, geliştirmiş kendisini, helâl olsun!” gibi şeyler? Bu nesnel bir gerçeklik olduğuna göre biz kendimiz gibi olmayan insanları da cehâletle suçlayamayız ve “cehâlet” kavramı da öznel ve içi boş bir sözcük olarak elimizde kalır öylece. Kullanmaya cesâret edemeyiz artık eskiden yaptığımız gibi fütursuzca ve kendimizden utanırız geçmişte ağzımızdan düşürmeyip önümüze gelene bol keseden kullandığımız için.
 
Sonuç olarak, niyetleri ölçemediğimiz için, sonuçları da kendi öznel kriterlerimizle değerlendirdiğimiz için işin içinden çıkamayız ve hep birilerini suçlamaya, birilerine kızmaya devâm ederiz. Dostlarımız vardır etrâfımızda, yakın çevremiz, sevdiklerimiz, sevenlerimiz… Yakın çevremizde olmayan ve tanışmadığımız bizim gibi insanlar da vardır. Hattâ bizim gibi olmayıp bize hiçbir “zararları” veyâ faydaları dokunmadığı için saygı duyduğumuz ve sevdiğimiz insanlar da vardır ve bunlar “iyi insanlardır”; geri kalanı da “kötüler”… Bu böyle gider.
 
Şimdi, ilginç ve basit bâzı deneylerle derinliklerimizde farkında bile olmadığımız şaşırtıcı ve çarpıcı eğilimlerimizle yüzleşip bunları yeni bir iyilik-kötülük ölçütü olarak alıp yeni bir farkındalık düzeyinde hayâta ve dış dünyâmıza yep yeni bir sayfa açabilecek miyiz, bir deneyelim.
 
Öncelikle “tabu” kelimesini tanımlamakla başlayalım. Vikipedi’deki tanım şu şekilde: “Tabu, insan davranışlarının belli alanları ya da belli normlarla ilişkili olarak kutsal veya dokunulmaz olarak tanımlanmış oldukça güçlü sosyal yasaklara denir.” Bu tanımdaki “kutsal veyâ dokunulmaz olarak tanımlanmış” ifâdesi ile, özellikle de “kutsal” sözüğü ile sınırlı kalmamakta fayda olduğunu düşünüyorum. Devâmındaki ayrıntılar genel olarak bildiğimiz veyâ karşı çıkmayacağımız noktalar olmakla birlikte, şöyle bir cümle dikkatimi çekiyor: “Evrensel bir tabu yoktur ancak tabu mekanizması her zaman aynıdır.” Tabunun mekanizması, yâni kendisi evrenseldir, evet. Evrensel bir tabu var mıdır, yok mudur bilemiyorum. “Evrensel ise zâten tabu da değildir.” gibi bir düşünce de mümkün. “Şahsî bir menfaat uğruna başka insanlara zarar vermek, işkence yapmak kötüdür, yasaktır.” gibi meselâ… Ama bildiğim ve eklemek istediğim bir şey var: Tabuya daha geniş bir persfektiften bakarsak bilincinde olmadığımız tabuların olduğunu da ortaya çıkarabiliriz ve bunlar diğer tabulardan daha tehlikelidir, zîrâ bilincinde olmadığımız için bunları yıkacak irâdeyi göstermemiz de söz konusu değildir. Tabunun doğasında rasyonel bir mantık olmamakla birlikte yanlış ve çarpık bir mantık üzerine temellendirilmiş eğilimlerin de gizli bir takım tabuları doğurduğu kanaatindeyim.
 
Tabu konusunu fazla uzatmak istemesem de olgunun görecelilik boyutuna örneklendirerek değinme ihtiyâcıma karşı koyamıyorum. Meselâ çıplaklık en bilindik tabulardan biridir. Rasyonel bir mantığı olmadığı, utanılmasının doğal bir tepki olmadığı düşüncesinin önemli bir toplumsal karşılığı vardır. “İnsan çıplak dünyâya gelir, bebeklik ve çok erken çocukluk dönemlerinde çıplaklıktan utanmaz, bu utanma davranışı daha sonradan kazanılır.” şeklinde bir mantıkla temellendirilir. Bu anlayış Batı kültüründe naturizm (naturism) akımını doğurmuştur meselâ. Bunu bir din olarak görenler de vardır. Pratikte ve dışardan bakıldığında nudizm (nudism) ile aynı görülse de temelde ayrıldıkları nokta konumuzla ilgilidir. Naturistlere göre çıplaklık anlamsız bir tabudur (anlamlı olsa tabu olmaz zâten), giyinmek, örtünmek ve çıplaklıktan utanmak doğal olmayan yanlış bir davranıştır ve çıplaklığı bir fantezi veyâ mulak teşhircilik güdüsüyle değil de sâdece ve sâdece doğal bir gereklilik olarak yaşarlar. İnsanın vücudu ve dış görünüşüyle ilgili estetik bir kaygıları da yoktur, bunları da tabu olarak görürler, en bilinçlileri, samîmi ve tutarlı olanları makyaj gibi doğal olmayan uygulamalara da karşıdır. Nudizmde ise (nudizmin bir yaşam şeklinden çok sanatsal bir akım olma yönü vardır ayrıca) olayın teşhircilikle bağlantılı bir temeli olmakla birlikte naturistler kadar bir doğallık takıntıları yoktur. Çıplaklığı doğal olduğu için değil; bundan en üst seviyede bir teşhircilik hazzı aldıkları için tercih ederler. Bunu kabûl ederler mi, bilmiyorum. Beni ilgilendiren kısmı bu tabunun göreceliliği. Gerek dînî emir ve yasaklar güdüsüyle, gerekse dinden tamâmen soyutlanmış seküler bir ahlâk kapsamına giyinik olma ve örtünmenin gerekliliğini de koyan bir anlayış ile bakan bir insan için bunun bir tabu olarak görülmesi mümkün değildir. İnançlı biri için inancının gereği olan açık emir, yasak ve haramlar; seküler biri içinse cinsellik ve mahremiyet ile ilgili sakınca ve kaygılar yeterince rasyonel birer mantık temelleridir. Ayrıca naturist ideoloji ve yaşam tarzının temeli olan yüzeysel düşünceye muhalefet olarak insanın çok erken dönemlerinde sâdece çıplaklık için değil; bâzılarının sebebini bile açıklayamayacağımız utanma davranışını göstermeye başladığını not düşmek gerekir. Utanma davranışı için özellikle “öğrenme” sözcüğünü kullanmadım; davranış naturistlerin takıntılı olduğu “doğal” bir şekilde kendiliğinden birkaç aylık iken bile ortaya çıkar. Bu durumu insanın sosyal bir varlık olduğu ile açıklayabiliriz, fakat sosyal tabularla aslâ açıklayamayız. Benim sosyal tabu anlayışımda temeli yapaylık olan fakat tabulaştığı için çok anlamlı ve doğal olarak algılanan sosyal olgular vardır. Çoğu popüler kültürle ilgili, futbol, moda, anlamsız nezâket kuralları (sâdece anlamsız olanları), sevgililer/anneler/babalar/bilmemneler günleri, doğum günleri ve diğer yıldönümleri… gibi.
 
Uzun lâfın kısası, aslında hepimiz tabulara karşıyız, ama hepimizin birbirinden dağlardan da daha fazla farklı tabu anlayışları var.
 
Şöyle bir kurgu oluşturalım: Ortalama çok benzer süreçlerden, çok benzer ortamlardan geçen büyük çoğunluktaki ortalama insanlardan olduğumuza göre, ergenlik aşamamızı tamamlayıp 17-18’li yaşlardan 20’li yaşların sonuna kadar (hattâ ihtiyarlık dönemlerine kadar da olabilir) sosyal arkadaş çevremiz olmuştur hepimizin, birlikte gezip tozduğumuz, eğlendiğimiz, hattâ arada flörtlerin ve ciddî duygusal ilişkilerin de yaşandığı… Bizim “iyi insanlar”ımızdan oluşan küçük ve mutlu bir dünyâmızdır bu. Arada birçok etnik ve kültürel farklar olsa bile bu böyledir ve tabî ki güzel bir şeydir. Birbirimizi olduğumuz gibi kabûllendiğimizi düşünürüz. Ama yine de herşey böyle güllük gülistanlık değildir tabi, muhakkak araya zaman zaman olumsuzluklar, fitne, fesât, ve kıskançlıklar, çekişmeler, kavgalar falan giriverir. Kimisi büyük, kimisi küçük, kimisi de ortama yansımaz bile. Sonuçta ortak küçük dünyâmızda bile aynı iyilik-kötülük ölçütü paydasında buluşmayı başaramayız. Başaranlar da vardır tabi, îtirâza gerek yok.
 
Kendi küçük sosyal arkadaş, eş-dost çevremizde aynı iyilik-kötülük paydasında sorunsuz ve mükemmel bir şekilde buluşabilmeyi başardığımızı farzetsek bile yeterince evrensel bir iyilik-kötülük ölçütü temelinde buluştuğumuzu iddiâ edemeyiz. Çünkü küçük dünyâmızda, 3 günlük yaşantımızda farkında olmadığımız gizli eğilimlerimizi ortaya çıkaracak koşullara denk gelmemiş; denk gelmiş olsak ta bu tecrübeden bir farkındalık çıkartabilecek kadar üzerinde durmaya cesâret edememiş olabiliriz.
 
Kurgumuza dönüp basit bir seneryo ile devâm edelim: Üniversite okumak için (farklı sebeplerle de olabilir tabi, farketmez) güzel bir şehirde yukarıdaki gibi bir sosyal arkadaş ortamında güzelliklerle dolu çok keyifli bir yaşantınız olduğunu varsayalım. Herkes genç, sosyo-ekonomik ve kültürel durumlar aşağı yukarı ayrı, kanı kaynayan cıvıl cıvıl, enerji ve hayat dolu gençler. Karşı cinslerle elektiriksel bir etkileşim, flört mevzûları falan da kaçınılmaz tabi. Hatırlayalım: “Hepimiz olabildiğince iyi ve kalpleri temiz insanlarız! İçimizde zerre kadar kötülük, ard niyet, fesatlık yok. Doğalız da, doğallığı da çok seviyoruz ve benimsiyoruz, öyle insanı giyim kuşamına, parasına, puluna, malına, mülküne, mevkiine, makâmına göre değer verecek kötü insanlar değiliz hiçbirimiz!” Ne güzel… Buraya kadar sorun yok her halde… Di mi? Emin isek devâm edelim kurgusal deneyimimize.
 
Şehirde doğmuş bile olsak büyük bir çoğunluğumuz köylü sayılmasak bile en azından köy kökenli insanlarızdır ve bâzılarımız da bildiğin doğma büyüme köylüyüzdür ve bu tip ortamlarda ister istemez bu yönümüzü bastırmaya çalışırız. Doğuya gittikçe farklı boyutlar da kazanarak artar bu baskı. Örneğin Güneydoğu’da köyde olsun, şehirde olsun geleneksel kıyâfetlerin özgünlüğü ve yaygınlığı oldukça fazladır. Yetişkin üstlerine normal ceket, hırka, palto, gömlek… vs giyerken altlarına da şalvar giyerler. Bâzı kesimlerde de puşi ve tam bir Ortadoğu klasiği olan kafaya şapkanın altına veyâ şapkasız sarılan çoğunlukla beyaz renkli bez olayı da yaygın ve normal birşeydir. “Modern” (doğrusu “batılı”) giyinimli insanlarla günlük hayat koşuşturmacası içinde yuvarlanıp gidilir. Yukarıda oluşturduğumuz kurgusal seneryomuzda sizin bu kültür ve kökene âit bir genç olduğunuzu varsayalım meselâ. Hattâ uzun yaz tâtillerinde köyünüze gittiğinizde aynen bu şekilde giyinmek durumunda olduğunuzu var sayalım. Güneydoğu’da şalvar dışında normal bildiğimiz batılı klasik pantolon modeli giyenlerin adam yerine sayılmamasına varan bir tutuculuk ve öz değerlere sâhibiyet tavrı söz konusu olduğu için bu şekilde hayâtını iki bölünmüş ve izole dünyâya yaymak zorunda olan bir sürü genç olduğunu zannetmekteyim. Siz ciks kıyâfetlerle ve karizmatik şekil ve tavırlarla, şık arkadaşlarla, kızlı erkekli kakara kikiri takılırken pat diye karşımıza bir anda âilemizden bu geleneksel ve köylü modelinde bir birey çıksa ve tabi “patavatsızlık” mı dersiniz, “düşüncesizlik” mi, her neyse, hoş beş edip arkadaşlarınız yanında size katılmaya yeltenseee… “Bu bir kâbus olmalı” diyorsanız sıkıntı var demektir. Arkadaş grubunuzdaki insanlar da hayâl kırıklığı ve şaşkınlık tepkileri ile ortamda negatif ve gergin bir havaya sebep oluyorlarsa, onlar için de sıkıntı var demektir. Demek ki bu kocaman bir yalanmış: “Hepimiz olabildiğince iyi ve kalpleri temiz insanlarız! İçimizde zerre kadar kötülük, ard niyet, fesatlık yok. Doğalız da, doğallığı da çok seviyoruz ve benimsiyoruz, öyle insanı giyim kuşamına, parasına, puluna, malına, mülküne, mevkiine, makâmına göre değer verecek kötü insanlar değiliz hiçbirimiz!” Yokmuş böyle bir şey arkadaşlar.
 
Hemen başka bir seneryoya atlayalım: Bu seneryoda biz grup hâlinde kakara kikiri falan derken karşımıza uzun zamandır görmediğimiz çok yüksek makamlı, prestijli, şık, zengin bir büyüğümüz çıkıveriyor diyelim. Yüzünüzün aldığı o memnûniyetten 4 köşe olmuş ifâdeyi ve arkadaşlarınızın yüz ifâdelerini, bakışlarını ve tavırlarını hayâl edebiliyorum. Hele Beyoğlu’nda İstiklâl Caddesi’nde kakara kikiri takılırken karşımıza çıkan bu tanıdığımız ünlü biriyse! Offf, tadından yenmez, di mi? Evet, acı ama gerçek bu maalesef arkadaşlar. Biz kendimizi kandırıyormuşuz; başkalarını değil!
 
Derinliklerimizde gizlenmiş daha olumsuz eğilimlerimizi ve gizli tabularımızı gün yüzüne çıkartabilecek daha orijinal, daha çarpıcı bir sürü seneryolar üretebilirsiniz. Yaşanmışlıklarınız da olabilir. Eski zamânın Yeşilçam romantizminde de yaygın ve klasik bir temadır bu çatışma şekli. Güzel köylü kızı, ona âşık şehirli zengin ve yakışıklı bir esas oğlan, köylü kızı kıskanan şehirli züppe gençler, sonra köyden annesi falan gelir, züppeler dalga geçerler, köylü kız ağlar veyâ bâzılarında da insanlık manifestosu patlatır, züppeler utanır… vs. Sonuçta Yeşilçam bu durumu çoğunlukla insânî tarafta yer alan bir bakış açısıyla sunmuştur her zaman. Fakat şimdiki bâzı dizilere falan böyle arada bir takılıveriyorum mecbûriyetten falan, “Adını Feriha Koydum” ismindeki bir tânesinin bâzı bölümlerine bakıyorum, esas kızımız Yeşilçam’daki esas kızlarımızın aksine insanlık manifestosundan falan çok uzak tavırlar içerisinde. Bütün bölümlerini izlemediğim için yanılmış ta olabilirim, ama bu meselenin küçük bir gündem olarak tartışıldığı da ilişmişti gözüme bâzı yerlerde. Belki de Feriha Yeşilçam esas kızlarına göre daha gerçekçi ve en azından dürüst bir model olduğu için takdir edilmeli. Çünkü biz böyleyiz, belki de çok daha beteriz, hattâ Yeşilçam’ın bu temalı filmlerindeki esas kızı kıskanan ve onu hor gören zengin züppeler gibi bir kıvamdayız karakter olarak. Feriha erdemli ve mâsum bile kaldı yanımızda…
 
Konu tam bu noktadan sonra uzayıp gider çorap söküğü gibi, örneklemelerin ardı arkası kesilmez. Buraya kadar vicdânınızda ve iç dünyânızda bir kıvılcım yakabildiysem bundan sonrası sizin orijinal ve gerçek hayat serüveninizde daha anlamlı bir biçimde şekillenecektir. Unutmayın; “benim içim temiz, ben iyi niyetliyim, kimseye kötülüğüm dokunmaz…” falan, bunlar boş lâflar. İyi bir insan olmak bu kadar kolay bir mesele değil. Hiçbir çaba sarfetmeden, hiçbir ödün vermeden, hiçbir gizli tabuyu yıkmadan, hiçbir nefs mücâdelesine girmeden iyi insan olunmaz. Diyeceksiniz ki “kardeşim, anlattıkların eyvallah, tamam da, ben bir kötülük görmedim, kimseye zarar verme falan yok ki!”. Hor görmek, burun kıvırmak, kibirlenmek, şeklinden ve sosyal statüsünden utanarak bir insanı rencide etmek ve kalbini kırmak, insanlara parası, pulu, makâmı, popülerliği, şekli, şemâline göre değer biçmek…vs, işte bunlar iyi bir insanın değil; kötü bir insanın genel vasıflarıdır. Fıtratımızda kötülük var, bunu kabûl edelim. “Ben iyi bi insanım” demekle bu gizlenmiş sinsi kötülükle yüzleşilmiş olmuyor. İçinizdeki kötülükle yüzleşmeden de onun farkına varamıyor ve ömrünüz boyunca kendinizi kandırmaya devâm ediyorsunuz.
 
Kim bilir, belki de Sezen Aksu o muhteşem şarkısında “Mâsum değiliz hiçbirimiz” derken bu duygulardan ilham almıştır ve tam da bu yüzleşmeyi kastetmiştir.
 
Lâf ebelikleriyle kendimizi kandırmayı bırakıp, kendimizi tanımlarken kurduğumuz o cümlelerin içlerini dolduralım lütfen. İlk iş olarak sorgulayıp kendimize karşı cesur ve dürüst olmakla başlayalım. Hayat daha keyifli olacak, göreceksiniz.
 
“İçindeki kötülükle yüzleş!”
Yukarıdaki ifâde Ünal Şafak Ekmekçi adlı internet üzerinden tanıdığım, yüz yüze görüşmediğim bir arkadaşımın Blueberry filminden bir kesit alarak başlık olarak kullandığı iki partlık bir video’nun ismidir. Yazının başında “İyi Bir İnsan Olmak” başlığını kullanmıştım, ama konu buraya bağlanınca başlığı da “İçimizdeki Kötülükle Yüzleşmek” olarak değiştirip mevz-u bahis video’ları sizinle paylaşarak konuyu sizin kendi tefekkür dünyânızda kök salıp filizlenmesi dileğiyle kapatıyorum.
 
Şaman 1.Kısım ( İçindeki Kötülükle Yüzleş):

Şaman 2.Kısım ( İçindeki Kötülükle Yüzleş):

 
Selâmetle…
 
05.02.2015
İlker Batmaz

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz

Bunlar da ilgini çekebilir

Doç. Dr. Yavuz Örnek, Nuh Tufanını Anlatıyor

Devamını Oku →