Yükleniyor...
Buradasınız:  Anasayfa  >  Bilim  >  Güncel Yazı

Sünnetullah & Kuantum

Tarafından   /  12 Şubat 2015  /  1 Yorum

No Gravatar

SÜNNETULLAH & KUANTUM

 

En özet tanımıyla Sünnetullah “Allah’ın Yasası” demektir. Kelimenin anlamını ve kendi dilimizdeki karşılığını öğrenmek sâdece basit bir bilgi değerindedir ve kavrayış için yeterli değildir. Kavramak için ayrıntı, örnek ve tefekkür süreçleri gereklidir. Mesele, içine doğa yasalarını da alan “Allah’ın Yasaları” olunca nihâî nokta olan “hikmetine vâkıf olma”ya kadar ilerlemeyi vecîbe bilmemiz yerinde olur. Sünnetullah neden var, ne için gereklidir, mecbûriyet midir, kaçınılmazlık veyâ alternatifsizlik midir..? Ve benzeri…

 

Ben Sünnetullah’tan şu anki dünyâ hayâtımıza tekâbül eden mevcûdiyet formumuzda muhattap olduğumuz fen ilimllerinin araştırma konusu olan Evren’deki, daha doğrusu Kâinat’taki herşeyi (yaratılmış olan ne varsa) anlıyorum, kapsamı sınırsız tutmak ta mümkün tabi, ancak bana bu şekilde düşünmek daha isâbetli geliyor. Ve tabî ki bunun bir mecbûriyet olduğu kesinlikle mantığa ters ve temelsiz bir düşüncedir. Zîra tam bir irâde-i mutlak ve kudret-i mutlak düzeyinde herhangi bir yasa ve kânun gerekliliği mantıkî bir sıkıntı teşkil ediyor.

 

Sünetullah kapsamında zaman-mekan boyutunda haşır neşir olduğumuz ve olabilme potansiyeline sâhip olduğumuz herşeyi, ama herşeyi, Big Bang öncesi “tekillik” (singularite) denilen nokta kaynağından fışkıran herşeyi kapsayan o şaşmaz mekanik sebep-sonuç zincirine odaklanalım. Madde evreninin gözlem ve hesaplamalar yoluyla sâdece günümüze kadar keşfedilmiş olan kısmının akıl almaz büyüklüğü, tekillik durumundan sebebi meçhul bir patlama hâdisesi şeklindeki tek bir sonucun, yeni ve tek bir sebep olarak milyarlarca yıllık (yaklaşık 14 milyar yıl) bu süreçte, her bir (aynı zamanda sonuç olan) yeni sebebin, aynı zamanda yeni sebepler olacak olan paralel sonuçlara ayrılmasıyla her an dallanıp budaklanarak büyüyen şu devâsa sistemin sebep-sonuç zincirinin idrâk edilebilmesinin mümkünâtının olmayacağını gösterir. Biz sâdece bu sistem içinde sebepsiz sonuç olamayacağını ve rasyonel bir anlayışla ve pozitif ilim ve gözlem yoluyla her sonucun sebebini bulabileceğimizi varsayar, hattâ bunun teorik olarak mümkün olduğuna inanırırz. Gerçekten de sâdece fizik ilmi ile baktığımızda bile bu inanış doğrudur. Bu devâsâ sistemin sebep sonuç zincirinin izini de ta Big Bang’e kadar da başarıyla sürmüşüzdür. Burada bir tekilliğe ulaştığımız için Big Bang’i tetikleyen sebep konusunda sıkıntılarımız var. “Tekillik” durumunda bir sebep aramak zâten ayrı bir garâbet değil mi? Ama neyse, boş verelim… Tam hâkim olmak ileri derecede fizikçi olmayan insanlar için çok zor ama fizik ilmi sürecin ilk 10-43üncü (on üzeri eksi kırküç) sâniyesinden öncesine, yâni sâniyenin 10 milyon çarpı trilyon çarpı trilyon çarpı trilyon’da birlik kısmına ulaşamıyor! Sâdece o kadar kısa bir aralıkta ne olduğunu bulamıyor ve bunun için fizikçiler harıl harıl çalışmaya devâm ediyor. “Küçüklüğün büyüklüğüne” lütfen dikkat buyrunuz; sıfır tam, birgülden sonra 43 adet sıfırın sonuna 1 yazmamız gerek bu ondalık sayıyı ifâde etmek için.

 

“İlk 0,00000000000000000000000000000000000000000001 sâniyelik aralıkta ne oldu?”

 

 

Birkaç yıl sonra bir bakmışız biraz daha ilerlemişiz, sıradan insanlar olarak hiçbir halt anlamayacağımız bir şeyler bulunmuş ve deniyor ki “İlk on üzeri (atıyorum) eksi elli dokuz sâniyelik zamanda ne oldu?” !!! Bir sonraki aşamanın bu şekilde olması tabi işin geyiği artık, aslında mümkün değil. Çünkü on üzeri eksi kırküç (ya da kırk dört, her neyse) sâniye olarak tanımlanan, algısal fark eşiğimizin korkunç derecede altında, bu küçüklükteki “Planck zamânı” denilen birim, sâniyede Yerküre’nin etrâfını 7 kez dolanacak kadar hızlı olan ışığın ölçmemiz mümkün olmayan atom altı ultra mikro bir mesâfe birimini katettiği, yine ölçmemiz mümkün olmayan, zamânın yapı taşı gibi bişeydir Planck zamânı. “Atomu” demek istemiyorum; maddedeki atom altı parçacıklar gibi “Planck-altı zaman parçacıkları” diye bir şey devreye girerse işimiz iş… Öyle bişey olsa bile zamânın ve mekânın başlangıcının öncesi olan o “tekillik”te kalacağız. Bütün pozitivist ve rasyonalist bilimsel prensiplerimiz ve temellerimiz de bu “tekillik”ten sonrasına âit olduğu için bu tuhaf başlangıcı bu prensip ve temellerle anlayamayacağız. Şu an geldiğimiz noktada karşımızda 2 seçenek var: 1) “Ol dedi; oldu”, 2) “Oluverdi işte öyle ya! Ama ortada ‘ol’ diyecek kimse yok işte, banane!”

 

O zaman şöyle diyelim: “Tekillik”ten fizik ilmi ile izâh edilemeyecek meçhûl bir sebebin sonucu olan patlama gibi bir sonuç ile başlayan mekanik bir sebep-sonuç zinciri var elimizde. Paralel dallanmalarla ilerleyen, aslında zincirden çok gövdesinden yukarıya doğru uzanan bir ağaç şekline benzeyen bu zincirin başlangıç noktasında olan o sır hâdise her ne ise, öyle uçuk ve çılgın bir hassaslıkta vukû bulmuş ki; madde evreninin her köşesinde olup biten ne varsa en mikro ayrıntısına kadar bu hassâsiyet ayarının inceliğine bağlı. Buna gezegenimiz üzerindeki akıl ve irâde sâhibi biyolojik bir yaşam formu olan bizlerin sosyal, kültürel, psikolojik, duygusal bütün olayları da dâhil. Data olarak herşey o hassas gizemli hâdisenin arkasındaki (öncesi mi desek) o “tekillik” bünyesinde mevcut. Hattâ daha fazlası da…

 

Öyle bir şey yapın ki, hiçbir sebebi olmasın ve dolayısıyla da bu sebe-sonuç zincirinin başlangıcındaki “tekillik” noktasında bu yaptığınız şeyin ve doğuracağı sonuçlarının datası yer almıyor olsun. Bütün davranış, düşünce ve duygularımızın beynimiz ve sinir sistemimizde mikro düzeyde fiziksel olaylar olarak tanımlanabilecek karşılıkları olduğuna göre, sizin “sebepsiz bir davranış üretme” güdünüz de başlı başına bu süreç ve zincir içindeki hem bir sonucu, hem de bir sebebi teşkil etmiş olacak. Burada özgür irâde ile kader faktörünün bir paradoks oluşturmadığı gerçeğinin anlaşılması lâzım. Özgür irâdemiz şüphesiz var; buna îtirâzımız olamaz, kendi zevk ve keyfimize göre tercihlerimizi yaparız yapmasına da, bu zevk ve tercihlerin de tecrübesel, biyolojik, fizyolojik, psikolojik…vs birer altyapısı vardır, bunlara ters tercihler bile yapsak bunu “sebepsizlik” olarak izah edemeyiz. Lâfın gelişi çok kullanırız, “Hiiiç, öylesine, bi sebebi yok” diye, ama bir sebebi olmak zorundadır biz bilemesek te. Kaderle özgür (ama cüzzî) irâdenin çelişmemesi bu irâdenin mutlak bir irâde (küllî) olmaması ile mükemmel bir şekilde tutarlı bir zemine oturuverir. Kendince hür irâdeler bu Sünetullah sisteminin birer parçalarıdır ve Evren’imizdeki bu kadar ince, hassas, karmaşık, akıl almaz ve muazzam ayarlar ortadayken bu basit durumu garipsemek abes kaçar.

 

Peki, Yaratıcı bu süreci bu Sünnetullah sistemi ile yaratmak zorunda mıydı? Başka türlü olmuyor muydu sizce? Daha da özelleştirirsek, eşyâyı halk edecekse bu eşyânın kütlesinden kaynaklanan bir çekim kuvveti bir mecbûriyet midir, kaçınılmaz bir şey midir? Bu sorulara “evet” cevâbını verirsek ortaya büyük bir felsefî sıkıntı çıkar: Kütlesel çekim yasasını Sünetullah kapsamından çıkartmamız gerekir. Sünetullah’ın ve Yaratıcı’nın da üzerinde, O’nun da tâbî olduğu bir üst sistemden söz etmek durumunda kalırız. Daha doğrusu ortada Sünetullah diye bir şeye ihtiyaç kalmaz. Fizik bile kendine mâlîk mutlak bir sistem olarak karşımıza çıktığına göre matematik, geometri, mantık gibi soyut sistemler rahatlıkla Yaratıcı’nın bile (hâşâ) “değiştiremeyeceği” yasalardan oluşan üst sistemler olarak karşımıza çıkar, ve bunun felsefik sonuçları da bizi çıkmazlar kaosunda debeleştirir.

 

O halde ortaya mantık ve dil paradoksları çıkmaması için “Hayır, Yaratıcı tâbî olduğu yasaları da belirleyerek eşyâyı halk etmiştir ve sistem bu yasalara muhtâç olmadan ama onlara tâbî olarak oluşmuştur.” cevâbı kanatimce uygun olur. Cevaptaki “muhtâç olmadan” ifâdesi çok önemli bir püf noktadır. Mutlak (küllî) bir irâde ve kudretin kaçınılmaz mantıkî sonucu şudur: Şu an içinde yaşadığımız fizîki ortam ister Sünetullah deyin, ister doğa yasaları, hiçbir yasa olmadan da gerek aynen bu şekilde, gerekse herhangi farklı şekillerde de Yaratıcı tarafından halkedilebilir. Herşeyin aynı olduğunu farzedelim; meselâ insanoğlu eline bir yaprak alıyor ve kopara kopara küçültmeye başlıyor, ne kadar küçültürse küçültsün, teknoloji sâyesinde atomlarına varıncaya kadar küçültsün, ama hiç atom diye bişeyle karşılaşmasın. Sonsuza kadar yaprağın yapısındaki madde formunun bileşenleriyle karşılaşsın. Sonra da “taş, demir, odun, su, hava…vs herşey özünde de kendileri olsun. Bize mümkün gelmesinin burada hiçbir mutlak evrensel değeri yok. Veyâ insanoğlu Yerküre’nin üzerinde aynen şimdiki gibi yaşasın, “acaba bu gezegen bizi kendime mi çekiyor da biz bunun üzerinde bu şekilde hayatlarımızı sürdürebiliyoruz? Evet, muhakkak öyle olmalı” diye düşünüp böyle bir yasanın peşine düşsün, ama ortada böyle bir yasadan eser bile bulamasın, ve bunun sebepsiz bir şekilde böyle olduğundan şüphesi kalmayana kadar da her yolu denemiş olsun. Mümkün. Olabilirdi bu şekilde de. Yağmur yağsaydı gelişigüzel bir şekilde ama insanlar ne buharlaşan su, ne soğuyan hava falan hiçbirşey bulamasaydılar. Yağmur olayını da hiçbir sebebe ihtiyaç duymayan garip bir olay olsaydı. Ki bilim ve ilim ile alâkaları olmayan eski ve yeni bir çok toplum ve(yâ) birey için bu zâten böyle algılanır, hiç te garipsenmez. Örnekler çoğaltılabilir.

 

Sünetullah veyâ doğa yasaları olmasaydı bilim ve tevekkül gibi bir takım değerlere yaşantımızda ihtiyaç ve yer kalmayacaktı. Her hangi biri çıkıp ta “Bizi ve herşeyi bir tanrı yarattı doğada olup biten herşey onun emri ile oluveriyor.” gibi bir şey söyleseydi buna îtirâz etmek için elmizde “neden göremiyoruz o zaman kendisini?”den başka bir argüman olmayacktı. Bu soruya da bir sürü mantıklı cevap verilebileceği için bu tek bir îtiraz gerekçesi orantısız bir ortam oluşturacaktı. “Bak yağmuru senin yaratıcın yağdırmıyormuş, buharlaşan su yukarıda soğuyunca tekrar su olarak düşüyormuş.” gibi muazzam bir sürü kozdan mahrum bir şekilde dengeli bir imtihan ortamı söz konusu olamayacaktı. O hâlde Sünetullah’ın hikmetinin Yaratıcı’nın kendisini kamufle etmesi, dolayısıyla da kalbî îman ile mecbûrî îman ayrımı noktasında kul konumundaki bizlere de bir îtiraz imkânı bırakması olduğunu söyleyebiliriz. Bence burada bize îtiraz imkânı bırakmamasını bir mecbûriyet değil de bir lütuf olarak görmek bizi başka çıkmazlara sürüklemekten kurtarır. Sonuçta hesap vermesi gereken hiçbir üst mercî olmayan bir irâde-i mutlak ve kudret-i mutlak sâhibinin âdil olmak gibi, halk ettiği mahlûkâta hesap vermek, açıklama yapmak gibi zorunlulukları da söz konusu değildir. Tabi buna rağmen Yaratıcı’ya karşı isyan ve îtiraz da oldukça yaygın bir kul davranışıdır. Denge meselesi çok önemli. Bu mutlak olmayan cüzzî irâdemiz bu noktada bir tercih yaptığı zaman bu tercihinin altını doldurabilecek birçok şey bulabiliyoruz ki bu tercihini aksi yönde değiştirmeye hiçbir zaman mecbur kalmasın, bunu yapacaksa yine kendi irâdesi ile yapsın, ve böylece de bunun olumlu yönde olursa bir kıymeti; olumsuz yönde olursa da bir yaptırıma müstehak olması için kulun idrâk edebileceği seviyede bir meşrûiyeti olsun.

 

Kendi yaşadığım çok basit bir örneği aktararak doğa yasalarının bu noktada birer mâzeret ve zâten yapılmış bir tercihe meşrûiyet dayanağı teşkil etmesinden öte hiçbir fonksiyonunun olmadığını îzah etmeye çalışacağım: Akl-ı bâliğ denilen dînen kulluk yükümlülüğün başladığı ergenlik dönemimde, lise 1 yada 2. sınıftayken felsefe öğretmenimiz beni çok şaşırtan bir cümle sıkıştırmıştı işlediğimiz konunun arasına kendi yorumu olarak. Aynen şöyle demişti: “Yâni çocuklar, insanlar önceden yağmuru tanrının bir lütfu zannediyorlardı, yağmur duâları falan ediyorlardı yağmur yağsın diye, sonra anladılar ki bu tanrının manrının işi değil, su buharlaşıyo, yağmur bulutu oluyo, soğuyo falan, yâni gerekli şartlar bir araya geliyo ve yağmur bu sebeple yağıyor, başka bir sebeple değil. Ondan sonra da bu safsataları bıraktılar.” Biz de kara câhil insanlar değildik tabi hiçbirimiz, bir çok fennî ve coğrâfi mâlûmatımız vardı ilkokuldan beri ve buna rağmen birçoğumuz için bu çok saçma bir düşünceydi. Neredeyse hiç denilebilecek kadar dînî bilgim olsa da o yaştayken de, şimdi de, yağmurun gökten zembille inmiyor olması benim için “Yaratan ile hiç alâkası yokmuş hakkaten bu işin” gibi bir sonuca ulaştıracak bir mâlûmat aslâ olamaz. Yukarıda fizîki sebep sonuç zincirini ilk halkasına kadar süren bir bilimden bahsettik, ama bizim felsefe hocamız bu devâsâ zincirde, yağmur sonucundan önceki 1-2 halkada hemen “Tamam ben bu işi çözdüm, oldu bitti” kolaycılığıyla ahkâm kesiyor öğrencilerine! Kimse kimseyi zâten kandıramıyor da, kimse bâri kendisini kandırmasın; yaradılış görüşüne inanıyorsanız da, aksi görüşe de, bu sizin dayanaksız tercihinizdir. İnanç mekanizması önce tercih, sonra mantığa bürüme, altını doldurma şeklinde çalışır, bunun böyle olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyan dünyâ kadar yaşanmışlığımız ve şâhitliğimiz söz konusudur. Aksini diretip, inadetmek beyhûdedir.

 

Durumun böyle olması duâ olayının etkisiz olduğu sonucunu mu getirir peki? Şüphesiz hâyır tabî. Duâ hiçbirşeyin garantisi demek değildir, garanti verdiği tek husus muhattabı olan mercîye ulaşma ve mutlakâ bir karşılığı olması noktasındadır. Değerlendirilme noktasında bizim küçük dünyâmız ölçeğiyle sınırlı olmayan zaman-mekân ötesinde bir durum söz konusu olduğu için zâten duâ her zaman her türlü sonuca ve Yaratıcı’nın olası her türlü takdirine peşin bir rızâ ile icrâ edilir. Çok başımıza gelmiştir, olmasını çok istediğimiz bir şey gerçekleştiğinde sonucunda çok büyük hayal kırıklıkları ve pişmanlıklar yaşamamız… “Keşke olmasaydı, keşke farklı olsaydı…” Veyâ tam tersi, olmasından çok korktuğumuz bir olay olduğunda çok şaşırtıcı bir şekilde sonuçlarının müthiş olumlu olması, müthiş olumlu sonuçlara bir vesîle teşkil etmesi… Tam bir hayat klişeleridir bunlar “kaderin cilvesi işte, hayat ne garip, hayır görünümlü şer; şer görünümlü hayır…” gibi ibretvârî söylemler şeklinde ortak literatürümüzde yer etmiştir.

 

Bâzen düşünüyorum da, sanki Sünetullah insan merâk edip sonucun izini sürdükçe devreye giren bir sistem gibi geliyor bana. Çok erken yaşlarımda hisettiğim tuhaf bişey bu. Çocukken gece yalnız kaldığımızda korkarız ya, arkamızda biri varmış gibi bir his oluşur, kafamızı çevirip bakarız, hiçbirşey yoktur, ama korku geçmez, “kafamı çevirme hızımla kafamın arkasında saklanıyorsa” diye bir vesvese düşer ya içimize hani, onun gibi bişey… Meselâ Yaratıcı’nın insanoğlu merâk edip ne olduğuna bakma ihtiyâcı hissedip bakabilecek seviyeye gelip bakmadığı sürece atom diye birşeye ihtiyaç duymaması, yağmur yağdırmak için buharlaşan suya ve diğer koşullara ihtiyaç duymaması, eğer bir kaynaktan temiz bir su akıyor ise bu kaynağın ortaya çıktığı noktanın görünmeyen gerisinde bu sonuç için gerekli hiçbirşeye ihtiyaç duymaması; ancak insanoğlu merâk edip baktığı sürece de hiçbir zaman gâfil yakalanmayıp hemen bir sebep halkediyor olması gibi bir iddiâ ortaya atacak olursak tabî ki bunu deney yoluyla ispatlamak mümkün olmaz, ancak dikkat edin aksini de ispatlayamayız!

 

Herşeyin algılandığı kadar mevcut olduğu, hattâ algıdan ibâret olduğu, hattâ ve hattâ gözlem olayının bizzât kendisinin bir “gerçeklik” halkedilme vesîlesi olduğu biraz sonra değineceğimiz Kuantum teorisinin de ta kendisidir. Matrix filmi en popüleri olmak üzere bu teorinin üzerine kurgulanmış dünyâ kadar Hollywood filmi mevcuttur. Ve işin en “eğlenceli” kısmı da aksini ispât etmenin mümkün olmamaması.

 

Herşeyin devâsâ ve ortak bir veri tabanında tıklanarak açılan dosyalardan ibâret olması tezi de bunun biraz daha farklı bir versiyonu. Somutlaştırmak için şöyle bir örnek verebiliriz: GTA veyâ benzeri oyunun bir sürü farklı kullanıcılar tarafından online şekilde sanal âlemde oynandığını varsayalım. Bir caddede kullandığımız araçla bir fren yapıp lâstik izi bırakmış olalım, bu izin oraya her geldiğimizde orda duruyor olması ve bu olaya şâhit olmayan başka bir oyuncunun o bölgeye geldiğinde o izi orada görmesi bu izin oyunun veri tabanına kalıcı olarak işlenmesine bağlıdır. Şu an online oyunlar bu seviyeye kadar ilerlediler mi, hiç bilmiyorum; oyun dünyâsıyla aram hiç iyi değil. Fakat şu bir gerçektir ki, bilgisayar oyunu sektöründe bu bir ilerleme ölçütüdür. Her türlü ayrıntıyı düşünmek, her çöp tenekesinin içine, her köşeye, her binâya ayrıntılı veriler yüklemek ve bunları oyuncuların müdahelesine her ihtimâli hesaplayarak açık tutmak, yapılan müdahelenin sonucunu kalıcı olarak veri tabanına aktarmak… Ne kadar meşâkatli bir iş olduğuna dikkat edin. Çok büyük ölçüde başarıldığını farzedip devâm edelim; dünyâdan binlerce oyuncunun farklı bir zamanda hattâ oturumda seçtikleri karakterlerle takıldığı bu sanal veri tabanının sanal mekânında her mekânın ve her sanal nesne ve eşyânın ortaya çıkması sanal karakteri yönlendiren gerçek kişinin verdiği komutlara bağlıdır. Oyunun veri tabanında düşünülüp 0 ve 1 kodlarıyla yazılmış her ayrıntı bu komutlara bağlı olarak ekranda gerçekleşir. Aksi takdirde hard diske yazılmış 0 ve 1 kodlamalarından ibâret olurlar. Tabi, işletim sistemi, ses kartı, bilmemne kartı falan gibi yazılımsal ve fiziksel bir sürü donanım ve koşullar silsilesi de sürecin bir nevî tâbiri câizse “sünnet-i beşer” sistemini oluştururlar cüzzî ölçekte. Ve oyunun mühendis ve yazılımcıları ne kadar emek sarfettiyse o kadar ayrıntı ve dolayısıyla o kadar mükemmel bir sanal ortam ortaya çıkar. Sanal ortamda, atıyorum, bir kanalizasyon kapağı bulursun, açmaya kalkarsın ama görüntüden ibâret olduğunu anlarsın, açılmaz; bu bir eksikliktir meselâ… Biz irâde-i mutlak ve kudret-i mutlak seviyesinde bir Yaratıcı’dan söz ediyorsak bu cüzzî ölçekli örneklemenin uçsuz bucaksız, mikro ve makro düzeyde her türlü ayrıntısı düşünülüp yazılmış, ve “oyuncuların” müdahelelerini de eksiksiz olarak ortak veri tabanına kalıcı olarak kaydedilmiş bir çeşit sanal ortam olması neden olmasın!

 

Aslında bilgisayar teknolojisi insanın, Allah’ın sıfatlarının bir kısmının çok cüzzî ölçeklerde taşıdığını bu ölçeğin niceliğiyle birlikte gösteren en mükemmel örnektir. Ne kadar ilerlerse ilerlesin, gözlemlendikçe keşfedilen bir gerçek evrenimiz kadar devâsâ ve hem mikro, hem makro düzeylerde bu kadar korkunç ayrıntılar barındıran bir sanal mekân veri tabanı oluşturabilmemiz olanaksızdır. Evren’in sonlu olduğu sâdece mantıksal bir kabûl bugün, sonlu olduğuna ben de katılıyorum, ancak bu öyle bir sonluluk ki ilerleyen teknolojik imkânlar ne seviyeye ulaşırsa ulaşsın yeni galaksiler, yeni alanlar, yeni mekânlar, Evren’in yeni köşeleri ortaya çıkmaya devâm edecek. Vazgeçtiğimizde keşfettiğimiz Evren aslında gerçek Evren olacak, ama biz bu keşfetme ve keşfettikçe yaradılan Evren alanları paradoksundan kurtulamayacağız. Yazının devâmında değineceğimiz Kuantum konusunda çoğu insana “saçma!” gelebilecek bu tuhaf durumun tartışma götürmez deneysel ispatlarına değineceğiz.

 

“Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri bâtıl ve boş yere yaratmadık. Bu küfredenlerin zannıdır.” (Sad, 27) ve benzeri âyetlerden çıkartılan “Allah abesten münezzehtir!” prensibi bu tezi destekliyor. Dışarıya çıkıp toprak bir zeminde bir solucan buluncaya kadar kazarsak solucanın biz kazmadan önce orada tıklanmış bir veri gibi yaratılıyor ve yaşıyor olması abes olabilir mi? Veyâ bu gezegenin toprak katmanı içinde insanların hiçbir zaman varlığından haberdâr olmayacağı, solucandan çok daha küçük sayısız börtü böcek ve mikro organizma, veyâ herhangi bir taş ya da mâden parçası gibi bişey mevcut olmak zorunda değil ki. Yaratıcı’nın vasıflarını dikkate alırsak; vücûda getiriliyor olmayı bırak, data olarak bir veri tabanında yazılmış olması bile bir mecbûriyet değildir. Biz kazıp ortaya çıkartmasak bile onların orada an be an vücûda getiriliyor olması abes olabilir mi?

 

Çok tuhaf bir şekilde ister mikro olsun, ister makro; Evren’de gözlemleyerek ne kadar ilerlersek Evren de makro ölçekte o kadar büyüyor ve mikro ölçekte o kadar derinleşiyor. Atomu buluyoruz tam “tamam son duraktayız nihâyet” zannederken eletron, proton, aradaki muazzam boşluklar, bunların tam anlamıyla boşluk olmaması, fotonlar, kuarklar, esir maddesi, kara madde…vs, ardı arkası kesilmiyor. Makro boyutta da aynı durum söz konusu. Evren’in sınırlarına ulaşılmış değil; ulaşıldığı kadarıyla bir Evren söz konusu. Yukarıdaki tezimize göre ulaşabildiğimizden ötesi zâten yok! Orada kanlı canlı kütlesiyle hazır bir şekilde bizim onları gözlemleyebilecek teknolojiye ulaşmamızı beklemiyor yâni. Ya da şu an, atıyorum, Merkür’ün yüzeyinde hiçbir taş, maş gibi her hangi bir cisim yok. Oraya gidip inceleyebilecek şartlar için yeterli imkân ve teknolojiye sâhip olup bunu yaparsan işler değişir ama! Şu an gözlem yoluyla bilgisine ulaşamadığımız bir her hangi bir gök cismi zâten yok demektir. Ne kadar ilerlersek o kadar vücûda getiriyor Yaratıcı. Geri döndüğün zaman veyâ gözlemlemeyi bıraktığın zaman yaratma işinin devâm etmesine gerek kalmıyor. İlk algılandığında ne şekilde ise, ikinci ve diğer gözlemlerde de o şekilde yaratıyor. Değişiklik olması gerekiyor ise olmuş şekilde ve olan değişikliğin sebep-sonuç tâkibini de “tekilliğe” kadar mümkün kılacak şekilde. Bu tâkip yapılmayacaksa ona da gerek yok.

 

“Daha önceden beri devâm eden, Allah’ın sünneti (kânunu, yasası) budur. Ve Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih Sûresi, 23) âyetindeki “bulamazsın” ifâdesi de özellikle bu yüzden “yoktur” olmamış olabilir mi? Sonuçta yakın şeyler, ama tamâmen aynı şeyler değil. Ve Kur’an-ı Kerim’in inananlar için (çoğu inanmayanlar da onaylarlar sıradan ve basit bir kitap olmadığını) sıradan bir kitap olmadığı, tercih edilen her harf ve sözcüğün mutlak bir hikmeti olduğu mâlûmdur. Meselâ bir besteci ve söz yazarı herhangi bir şarkıda buna benzer bir ifâde kullanmak isteseydi, örneğin “Bende yalan dolan bulamazsın” demek isteseydi ancak bu melodi, tartım, ölçü ve kâfiye yapısına uymasaydı bunun yerine “Bende yalan dolan yok.” Cümlesi bu yapılara mükemmel oturuyorsa önceki cümlede diretmenin hiçbir anlamı olmaz. Öyle de mânâ aynı kapıya çıkar, böyle de. Ancak kastettiği “Bende yalan dolan çok, ama sen bulamazsın” örtülü mânâsı ise ve bunu da muhtemel bir durumda “ben ‘yok’ demedim; ‘sen bulamazsın’ dedim” şeklinde yalan söylememiş olduğunu anlatabilmek için veyâ sâdece yalan söylemek istemediği için ne yapıp eder, yine de “Bende yalan dolan yok.” demez!

 

Sünnetullah konusundan Kuantum konusuna oldukça geniş açılı bir ivme ile yumuşak bir giriş yapmış olduk buraya kadar. Aradaki bağlantı da kafanızda şekillenip belirgin olmuştur diye tahmin ediyorum. Her ikisinin de %100 aynı kapıya çıkan tezler olduğu sonucuna varmadıysanız kesinlikle Kuantum teorisi ile devâm edeceğimiz yazımı burada bırakmayın! Bu basit ve önemsiz bir benzerlik kesinlikle değil!

 

Kuantum (Quantum), madde ve ışığın atom ve atomaltı düzey ve ölçeğindeki davranışlarını inceleyen, fiziğin bir dalıdır. Kuantum dünyâsında bizim günlük hayatta haşır neşir olduğumuz eşyâ ile ilgili prensiplerden, yâni Newton Fiziği’nden çok ayrı prensip ve yasalar söz konusudur. Ortaya koyduğu genel prensipleri ortalama günlük insanların anlayabilmesi için Avusturya’lı fizikçi Erwin Rudolf Josef Alexander Schrödinger (12 Ağustos 1887 – 4 Ocak 1961), 1935’te ortaya “Schrödinger’in Kedisi” adında bir düşünce deneyi koymuştur. Yâni gerçek bir deney değil, muhtemelen yapılmamıştır, yapılmasının da hiçbir mantığı yoktur.

 

Özetlersek, Schrödinger’in Kedisi şöyle bir deney: Kapatıldığında içeriden hiçbir bilgi alamayacağımız bir kutu, bu kutunun içinde kolay kırılabilir bir cam içinde, kırıldığında veyâ kapağı açıldığında ortama yayılan gazının bile kediyi sâniyeler içinde öldürebileceği bir zehir, bir de bu zehir şişesini çekiç ile kırma ihtimâli özellikle rastgele olacak şekilde ayarlanmış bir düzenek. Yazı / tura ihtimâli gibi, düzeneğin çalışıp şişeyi kırma veyâ çalışmama olasılıklarının eşit olduğu bir düzenek.

 

Schrödinger’e ve dolayısıyla Kuantum’a göre bu düzeneği ayarladığımızda, belli bir süre sonra (yarım saat mi, bir saat mi, her neyse) kutuyu açana kadar, kutuda bu iki ihtimâlden herhangi birisi gerçekleşmiyor. Deneyin sonucunda gözlemcinin kutuyu açması gerçekleşmiş bir olayın sonucunu gözlemlemiş olmuyor, bizzat kutu açılmadan önceki kararsızlık durumunun ânında bu iki ihtimâlden rasgele herhangi birine karar vermesini tetikleyen sebep oluyor. Yâni gözlemcinin deneyin sonucunun 1. derecede belirleyici etken faktörü olması gibi klasik mantığımızın kabûl etmekte zorlanacağı tuhaf bir durum ortaya çıkıyor.

 

Gerek bilim çevrelerinde, gerekse entelektüel ve günlük hayatta çok saçma bulunan bu durumun dayanaklarını başka meşhur bir deneyden öğrenelim. Bu kez düşünsel falan değil; bildiğimiz gerçek ve yapılmış bir deneyden. Tabi deneyin süreci, teknolojik ve teknik ayrıntıları ile boğulmamamız için bir Dr. Quantum adlı bir çizgi film karakteri tarafından kısa bir video’da bizlere sâde bir üslûpla özetlenmiş ve Türkçe dublajı da yapılmış. (Deneyin amacı: Maddenin atomdan küçük yapı taşlarından biri olarak kabûl edebileceğimiz parçaların, nasıl davrandıklarını gözlemleyerek tespit etmek)

 

Meşhur Çift Yarık Deneyi:

 

 

Bu deneyde son aşamada teker teker gönderilen elektronların hangi yarıktan geçtiğinin tâkip ve tespitini gözlemlemek için yarıklara cihaz yerleştirene kadar aslında çok garip bir durum söz konusu değil. Maddenin atom altı parçacıklarından olan elektronların mikro âlemde, Newton Fiziği yasalarındaki gibi davranmaması çok şaşırtıcı bir durum değil. Deneyin Kuantum kısmının (elektronlar) ilk aşamasında bir elektron bombardımanın su ve ışık gibi dalga şeklinde davranıyor olmasına bilim adamlarının bir açıklama veyâ tezleri olmaması çok büyük bir sıkıntı değildi. Çünkü yüzlerce yıllık bir pozitif bilim birikimi bize göstermişti ki, “deney ve gözlem ile herşeyin mantıklı bir açıklaması ve rasyonel, tutarlı bir yasal dayanağı vardır.” Deneye göre bu keşfi yapmak için ilk akla gelen sonraki aşamada bu elektronları aynı anda değil de, teker teker göndermek, yâni bir tânesinin yolculuğu bitmeden sonrakini göndermemek. Elektron atom altı da olsa netîcede Evren’de bir cisim gibi 3 boyutlu uzayda koordinat olarak konumu tanımlanabilecek bir parçacık olduğu için beklenen, deneyin en başında çift yarıktan geçirilen bilyelerle yapılan aşamadaki ile aynı sonuç idi. Fakat bu beklenen sonuç yerine eletronlar birbirilerinden ayrı zamanda ateşlendiklerinde de dalga şeklinde davrandılar. Bu aşamada işler tuhaflaşmaya başladı ciddî anlamda. Ancak yine heyecan yapmaya lüzum yoktu, asırların pozitif bilim birikimi bize şöyle diyordu: “Elektronu tâkip et; tek bir elektronun dalga davranışını nasıl icrâ ettiğini gözlerinle gör. Bu kadar basit.” Bu aşamadan önce Newton Fiziği yasalarını ihlâl eden her türlü çılgın sonuca hazırlanılmıştı, elektron ateşlendikten sonra bölünüp dalgalar hâlinde dağılması gibi… Saçma da olsa bu tarz çılgın şeyler bekleniyordu, önce gözlemlenecek, daha sonra formülleştirilmeye çalışılacaktı. Kimin aklına gelirdi ki, “hiçbir müdahele etmeden” sâdece neler olup bittiğini gözlemlendiğinde sonucun ilk şaşkınlıktan önce beklendiği ve bilyelerde olduğu gibi vukû bulacağı!? Gözlemlenmediğinde yine dalga davranışı, ve teker teker fırlatılan elektronların bu dalga davranışını nasıl yaptığının bir formülü veyâ açıklaması yok. Meçhûl, sır, gizem…!!! Ortada Sünnetullah’ın bir parçası da olsa gözlemlememizin mümkün olmadığı açıklanamaz bir durum söz konusu. Elektronların nasıl dalga davranışı gerçekleştirdiği ayrı bir soru işâreti, gözlemlendiklerinde neden parçacık davranışı gerçekleşiyor olması ayrı… Her türlü çılgın sonuca hazırdık hani!?

 

Buradan çıkan net sonuç, atom altı âlemde gözlemlemek sonuca direk müdâhil olmak, gözlemcinin deneyden bağımsız değil de deneyin en belirleyici müdâhil parçası olduğu. Bu konuda tartıştığım arkadaşlarımdan bir tânesinin bunun, atom altı âlemin çok aşırı hassas bir durumu olması, gözlemlendiğinde olaya fiziksel bir müdahelenin söz konusu olabileceği açıklaması, dolayısıyla ortada böyle ultra tuhaf bir durumun söz konusu olmaması îtirâzı, hattâ benim Kuantum’u çok yanlış anlıyor olmam, tartışmanın sonucunda da Kuantum hakkında bir halt bilmiyor olmama varan harâretli ithamları olmuştu. Matematik öğretmeni, aynı zamanda edebiyat-kültür-sanat konularında oldukça entelektüel bir birikime sâhip, oldukça zekî ve fizikten de iyi anlayan bir arkadaşımdı, fakat tatsızlığa varan bu îtirâzı beni inanılmaz hayal kırıklığına uğratmıştı. “Gözlemi yapan çıplak göz değil; mercekli, sensörlü, bilmemneli cihazlar!” dediğimde “Dediğim gibi bu çok hassas bir durum, elektron bu, öyle kum tâneleri gibi bişey değil!” şeklinde cevapladı. Bu sensörleri kaldırdığında nasıl başka hiçbişeyden etkilenmiyor bu elektronlar? Üstelik elektron zâten çıplak gözle gözlemlenemeyecek bir şey olduğu için, çıplak gözle bir kamyon insanın gözlerini deney mahalline diksen sonuç yine girişim deseni, yâni dalga davranışı. Ayrıca, gözlemin herhangi bir fiziksel müdahelesi söz konusuysa elektronların gözlemlenmediklerinde teker teker fırlatıldıklarında rasgele şekiller yerine mükemmel bir girişim deseni oluşturması nasıl açıklanabilir!?

 

Arkadaşımın bu duruma şaşırmamasının tek anlaşılabilir yanı, benim nazarımda, bu gizemli durumun sâdece atom altı parçacıklarının dünyâsında geçerli olması; atomların bir araya gelerek oluşturdukları cisimlerin dünyâsında ve makro ölçekte böyle enteresanlıkların söz konusu olmaması. Newton Fiziği yasalarının takır takır, zerre kadar şaşmadan işlemesi… Bu noktada ancak bu tip tezler ortaya koyabiliriz: “Aslında elektronlarla olan bu garip durum her ölçekte, evrenin tamâmında geçerli. Fakat insanoğlu yaşamının çoğunluğunda kaçınılmaz bir şekilde bir gözlemci konumunda olduğu için, her algılayışı bir gözlem ve dolayısıyla sonuca bir müdahele şekli olduğu için çift yarık deneyindeki çâresizliğimiz gibi gözlemlemediğimizde ne olduğunu ortaya koyma imkânımız yoktur.” Ortaya zâten bir paradoks çıkıyor: “Gözlemlemediğimde ne olduğunu öğrenmek için gözlemlemem lâzım. Ama gözlemlersem gözlemlememiş olmam!” İşin eğlenceli tarafı da şu ki; gözlemlenmese de mutlak bir fiziksel eşyâ gerçekliğinin yaşandığı gibi klasik mantıklı bir iddiâyı ispatlamak bizim tuhaf iddiâmızdan daha zor. Dikkat edin, “o da imkânsız, o da bir paradoks” özellikle demedim, özellikle “daha zor” dedim; zîrâ bu tuhaf ve göreceli olarak “rasyonel olmayan” iddiâ için en azından elektronların çift yarık deneyindeki gözlemlenen ve gözlemlenmeyen davranışları bir temel olarak elimizde var. Klasik rasyonel mantığın iddiâsında ise elimiz bom boş!

 

“Schrödinger’in Kedisi” adlı düşünsel deney aslında gerçekte ne olduğu mudur? Bildiğim kadarıyla Schrödinger’in amacı elektronlar dünyâsında ne olduğunun daha basit bir dile örneklendirelek indirgenmesinden ibâretti sâdece.

 

İnsanoğlu garipliklere, doğaüstü olaylara falan çabuk adapte olur. Zamânın öyle bir etkisi vardır ki en olağünüstü olaylara şâhit olduğumuzdaki tâze şok, şaşkınlık ve heyecan zamanla normal hâle gelir. Sürekli fizikötesi hâdiselerle haşır neşir olan bir insan için artık olağanlaşır durum. Bu gizemli Kuantum dünyâsı için de böyledir. Ortaya klasik pozitif bilim ve gözlem yollarıyla böyle bir sonuç çıktı, herşey bilimsel ve kabûl… Sonuçta ne kadar garip te olsa zâten garip bir ortamda yaşanmıştı bu durum.

 

Daha sonra durumun bu kadarla da kalmadığını ortaya koyan yeni gelişmeler yaşandı ve artık pozitif bilimin çok tuhaf ve çok “saçma” şeylerden bahsettiği bir dönemde bulduk kendimizi.

 

Kuantum Mekaniği’nin sâdece atom altı dünyâ ile sınırlı olup olmadığı. Aynı anda birden fazla ihtimallerin söz konusu olduğu süperpozisyon durumunun atom altı parçacıklarda geçerli olduğunu elektronlarla yapılan çift yarık deneyinde net bir şekilde gördük. Tabi nasıl olduğunu değil; sâdece deneyin sonucu üzerinden bunu ispatlayabildik. Çünkü nasıl olduğunu görmemiz deneyin sonucunu değiştiriyordu.

 

Kuantum Süperpozisyonu

 

Yukarıdaki şekilde basit iki temsîli olasılığa indirgenmiş durum için “Schrödinger’in Kedisi”ndeki gibi ortamdaki ampülü açıp kapatma ihtimâlini %50’şer şekilde paylaştıran mekanik bir düzenek düşünelim. Gözlerimizi dışarıdan hiç ışık (veri) alamayacak şekilde kapattığımız zaman süper pozisyon durumu devrededir. Kuantum Mekaniği’ne göre gözlerimiz açarak yaptığımız şey bu ihtimâllerden hangisinin gerçekleştiğini gözlemek değil; gerçekliği bu iki ihtimâlden birisine çözülmeye zorlamak!

 

Kaliforniya Üniversitesi’nden Deneysel Fizikçi Andrew N. Cleland çift yarıklı elektron deneyindeki sonucu atom üstü, yâni bizim günlük hayatta kütleleri olan ve Newton Fiziği yasalarının işlediği düzeyde gözlemleyebilmek için bir yöntem buldu.

 

Cleland küçük slikon bir kare içine oldukça küçük, ama Kuantum dünyâsına göre trilyonlarca atomdan oluştuğu için devâsâ bir Godzilla sayılabilecek metal bir parça yerleştirdi. Deney için tamâmen izole ve çok soğuk bir ortamı sağlamak amacıyla atomların bile donduğu, metal bir telden elektrik bile akamayacağı -273 dereceye kadar soğutma yapabilen bir seyreltme soğutucusu kullandı.

 

Cleland seyreltme soğutucusunun içerisindeki parçadan her seferinde tek bir enerji kuantumunu yönlendiriyor. Bu parçanın içerisindeki sistem enerji parçacığını alma ya da kaçırma ihtimâlleri %50’şer olacak şekilde ayarlanmış. Aşağıdaki şekillerde Paint’te yeşil ok ile çizdiğim güzergâh enerji parçacığının sistem tarafından alınması ihtimâlini; kırmızı okun gösterdiği güzergâh ise sistemin enerji parçacığını kaçırma ihtimâlini gösteriyor. (Evet, Paint’te çizdim okları!)

 

kuantum

 

Cleland parçacığın aynı zamanda enerjiyi hem aldığını hem kaçırdığını; bu iki gerçeklik arasında bocalamaya başladığını hayretler içerisinde gözlemledi. Parça içinde hem enerjinin olmadığını, hem de bir tâne olduğunu çok net bir şekilde saptayabiliyordu. Cleland’ın çığır açan ve “ilk kuantum makinesi” olarak kabûl edilen bu deneyi Kuantum mekaniklerinin “tuhaf” yasalarının atom altı minik parçacıklardan devâsâ galaksilere kadar Evren’deki herşeyi yönettiğini kanıtlamıştır.

 

Bizim Evren’deki nesne ve olayları algılamamız, klasik mantığa göre algılamasak ta vâr olan ve yaşanmakta olan bir gerçekliğe şâhitlik etmek değil; bu gerçekleğin vücûda getirilme işini bizzat tetiklemek. BBC’nin ve National Geographic’in “nasıl çekmişler ya bu kadar yakından ve ayrıntılarıyla!” hayranlığıyla izlediğimiz o muazzam vahşî hayat belgesellerini bir düşünün. Sanki insanlardan uzak o ücrâ köşelerde o hâdiseler olup bitiyor ve biz de bu belgeseller sâyesinde bunlara şâhitlik etme imkânı buluyoruz. Sanki tek yaptığımız “müdahele etmeden” GÖZLEMLEMEK! Hâlbuki şu an gözlemlemenin direk, doğrudan ve hayâtî bir müdahele olduğu gerçeğiyle yüz yüze kalıyoruz.

 

Bir kutunun içine bir elma kapatırsak, o kutuyu açana kadar kutunun içinde ne olduğu konusu bu sisteme göre bilinemez. Ama 5 dakka sonra açsak bıraktığımız elma bir şekilde aynen orada duruyor, 1 saat sonra açsak ta öyle, birkaç gün sonra açsak biraz bozulmuş şekilde, bir hafta veyâ daha fazla süre sonra açsak iyice çürümeye başlamış, bir yıl sonra çürüyüp kurumuş…vs. Yâni, ne zaman açarsak açalım elma içeride bu süre içinde sürekli vâr olmuş, bu süreci kutunun içindeki ortam ile gerçekten yaşamış gibi bir sonuçla karşılaşıyoruz kaçınılmaz olarak. Gözlemlemek için de açmak zorundayız ayrıca. Kuantum Mekaniği’nin Evren’deki herşeyi kapsayan bir durumu olduğu ispatlandığına göre bu ketum durum bize inanılmaz derecede muazzam ve mükemmel bir Sünnetullah sisteminin varlığından başka birşeyi göztermez! Hatırlayalım, âyet-i kerîmede “değişiklik bulamazsın” ifâdesi geçiyordu bu sistem için. Kuantum Mekaniği’ne göre kutuyu aylar sonra açtığımızda içinde çürümüş bir elma bulmamızı zorunlu kılan hiçbir yasa mevcut değil. Ama bunu mecbur kılan bir yasa varmış gibi şaşmaz ve ketum bir sonuçtan başka bir şey elde etmek te mümkün olmuyor. Sünetullah’ı tanımlarken tam bir irâde-i mutlak ve kudret-i mutlak düzeyinde bir Yaratıcı için yaratma işini belli yasalara bağlı olarak icrâ etme mecbûriyetinin söz konusu olmadığını, ancak belli bir hikmete binaen bu işi bu şekilde icrâ etmeyi tercih ettiğini belirtmiştik. Kuantum da bize fizik ve diğer doğa yasalarının her birinin birer yanılsama, tâbiri câizse birer ilâhî formalite olduğunu gösteriyor. İslâm inanışında klasikleşmiş “deveyi kazığa bağla; ondan sonra tevekkül et” düsturunu daha iyi anlıyoruz. Kazığa bağlamanın da garantisi yok tabi. Kazığa bağlama işi Sünetullah sistemine bir atıf, tevekkül de devenin güvenliğini garantilemeyle alâkası olan bir şey değil; Sünettullah sistemine göre tedbirini aldıktan sonra ne olursa olsun netîceye rıza göstermek ile ilgili. Hastalık durumunda duâ etmek, tıbben çâre aramak, şifâyı ilaçtan değil Allah Azze ve Celle’den ummak, ama ilâcı ve tıbbı Sünetullah’ın “deveyi kazığa bağlamak” prensibi olarak görmek, ve sonuca da tevekkül…

 

Hayat bu sistemin prensiplerini, fiziksel sebeplerin asıl sebebi perdeleyen vesîlelerden ibâret olduğunu gösteren o kadar çok ibretlik yaşanmışlıklar ve örneklerle doludur ki, anlatmakla bitmez, ki herkes muhakkak ibret almaya yetecek kadarıyla karşılaşmıştır. Nasîbi varsa görebilmiş; yoksa kendini kandırıp görmezden gelmiştir. “Amaaan, tesâdüf işte, illâ ki vardır başka gizli bir sebebi…” diyerek…

 

Abdülkâdir Geylâni Hazretleri’nin (Kuddise Sirruhû) meselenin özünü mükemmel ifâde eden şu sözü ile araya kısa bir tefekkür molası verelim: “Sen talebi terk etsen de kısmetin seni terk etmez. Kısmet, senin çalışmakla nâil olduğun şey değildir.”

 

Hayâtın bizlere öğrettiği katı kurallar vardır. Belli bir gidişât olduğunda sonucun ne olacağını kesine yakın şekilde biliriz. Hattâ normalin çok üstünde imânî ve i’tikâdî kaygılarımız olmasa “kesin” bile diyebiliriz. Yüzleşmeye cesâret edemediğimiz çok korkunç bir sonucu kaçınılmaz kılan bir sebep-sonuç zinciri gidişâtına kapıldığımızda, olaylar bizim kontrolümüzün tamâmen dışında olsa bile öyle duâ ederiz, öyle duâ ederiz, öyle yüksek seviyede bir metafizik gerilim yakalarız, o çâresizliğimiz ve acziyetimizi öyle derinden hissedip öyle bir arşı titretiriz ki, neredeyse şaşmaz zannettiğimiz bir fizik yasası gibi kaçınılmaz olan sonuç değişiverir. Duâlarımızın en kısa vâdede, direk ve doğrudan gönlümüzdeki sonuca göre kabûl edildiğini iliklerimize kadar hissederiz. “Tesâdüf oldu herhalde, denk geldi tam da duâya, duâ olmasaydı da sonuç öyle olacaktı!” gibi bir düşünce şeytânî bir vesvese olarak aklınızın ucundan geçer gibi olsa da bilirsiniz buna kandığınızda başınıza gelecekleri ve hayatta prim vermezsiniz. Sonuç zâten çok nettir, tam duâ ederken istediğiniz gibidir. Hiç başınıza gelmedi mi? Ben bunu çâresizlikten ilk keşfettiğimde lise öğrencisiydim ve hayâtım boyunca bütün çâresizliklerimde uyguladım, çok net sonuçlar aldım. Olgunlaştıkça daha tevekkülü ön plânda tutan cümlelerle ettim duâlarımı “hayırlısı bu olacaksa ona da râzıyım.” gibisinden… Fakat bunu taktik edinip boş beleş amaçlar için kullanamıyorsunuz, işe yarar mı onu bile bilmiyorum. Kullanılamama sebebi de o seviyede bir metafizik gerilim ve samîmiyeti yaşamak için o derece bir çâresizlik gerekiyor, rol yaparak falan olacağını sanmıyorum. Hadi diyelim zarla zorla yaptınız, çâresiz olmayıp keyfe keder duâlar ettiniz, bu bir nevî Yaratan’ı göz göre göre kandırmaya çalışmak gibi bir samîmiyetsizliği içereceği için ayrı bir sakıncası da var kabûl edilme durumundan önce.

 

Duâların kabûlü de imtihan ortamının bozulmaması ilkesine göre Sünetullah sistemi içerisinde gerçekleşir. Örnekle anlatırsak daha iyi anlaşılacaktır. Örneğin, amansız herhangi bir hastalığımız olsun doktorların kesin tanısnı koydukları ve her türlü belirti ile de zâten gün gibi ortada olan. Tıbbî imkân ve tedâvi süreci eksiksiz, tam teşekkül devâm ederken bir taraftan da sâdece kendimizle kalmayarak çığ gibi büyüyerek yayılan bir duâlar, Yâsin-i Şerif’ler, hatim-i şerifler…vs seferberliği başlatmış olalım. Yıl olmuş 2015, tıp bu kadar ilerlemişken, biz de değişik birkaç kurum ve hekime aynı hastalığın teşhis onayını yaptırmışken birden bir vesîle oluyor ve bu hastalığın tedâvisindeki başarısı vesîlesiyle bir tanıdığımız bize farklı bir hastânede farklı bir hekimi öneriyor. Mırın kırın etsek te ısrarları kıramayıp gidiyoruz ve bu hekim daha ilk muayenede bizim teşhisimizin yanlış olduğunu ve gerçek hastalığımızın tedâvisi çok basit olan başka bir rahatsızlıktan kaynaklandığını tespit ediyor. Dikkat buyrun; netîcede duâlar kabûl ediliyor, ama öyle gökten zembille iner misâli turp gibi oluvermiyosunuz bir sabah uyanıp. Sünetullah sistemi içerisinde geriye doğru sebep-sonuç zinciri tâkibi yapılabilecek bir durum ile karşılaşıyoruz. İmtihan ortamındayız ya, “duâ ettik, mûcize oldu, bakın!”, “Aa, adam duâ etti; turp gibi oldu, gözümle şâhit oldum lan!” gibi söylemlerle olayın ifşâ edilmesini ve “deveyi kazığa bağlama” düsturunu unutturucu bir ortama fırsat vermiyor. İmtihan koşulları bakımından… Artı olarak bu duânın sâhipleri tarafında da “Adam (meselâ) kanser değilmiş; biz de boşu boşuna paraladık kendimizi!” gibi bir vesvese tuzağı teşkîl etmiş oluyor. Tabî bu çaresizliği iliklerine kadar yaşayan insan, Sünetullah’ın inceliklerini de az çok biliyosa, veyâ sâdece güçlü bir îmâna sâhip olması bile yeterli; böyle bir tuzağa kesinlikle düşmüyor. Bu kadar net karşılıkları ve cevapları olan duâlar, îmân denen değerin kıymetini de ortadan kaldırıyor madalyonun diğer tarafından. Denge çok önemli…

 

Son bir not olarak tamâmen aynı sistemi anlatan bu iki durumun, sebeplerin hiçbir fonksiyonları olmadığı gibi bir şey söylemediklerine dikkat edelim. İslâm nasıl üstüne basa basa önce sebepleri, yâni Sünnetullah’ı dikkate alıp sonra duâya başvurmamızı, netîcede ise tevekkülü öneriyorsa, Kuantum da doğa yasalarının kendilerine mâlik olmadıklarını ve mutlak evrensel temellere oturmadıklarını, ancak tabî ki ilerleyen bu algı sürecinde yine o yasalara çok sıkı bir bağlılığın söz konusu olduğunu söylüyor. Kuantum tam olarak bu yasalara bağlılığın bir mecbûriyet olmadığını söylüyor, bilim insanlarının ve Batılı mütefekkürlerin de çoğu buna rağmen nasıl oluyor da bu ketum bağlılığa mahkûm olduğumuzu çözmeye çalışıyorlar.

 

İki konu bu müthiş paralellik noktasında buluştuktan sonra, aslında yazı daha yeni başlıyormuş gibi hissediyorum. Asıl bu noktadan sonra en güzel şeyleri yazabilecekmişim gibi geliyor. Fakat hem çok fazla fikir, incelik ve örnek kafamda uçuştuğundan nerden başlayacağımı bilemediğim için; hem de bu kesişmeye gelene kadar zâten haddinden fazla uzatmış bulunduğum için bundan sonrasını yazıyı sabırla sonuna kadar okuyan sizlerin düşünsel dünyâlarına, sizlerin benzersiz orijinal tespit ve yaşanmışlıklarınızla buluşarak inşa’Allah faydalı olması duâsı ile bitiriyorum.

 

Allah’a emânet olun.

 

İlker Batmaz
12.02.2015

Kimler Neler Demiş?

1 Yorum - "Sünnetullah & Kuantum"

Bildir
avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
Galip
Ziyaretçi

Şahsıma çok faydalı buldum yazınızı İlker Bey, insanı tefekküre götüren bir akışı olmuş.Allah razı olsun. Tefekkürde akıl sahiplerinin ancak imanını artırır.
Ölüm (memat) konusunuda işlemenizi, âlemler arası (berzah vs.) zamansal farkları da makaleleriniz de anlatmanızı o bekliyorum. Allah ilminizi artırsın ve faydalı kılsın…

wpDiscuz

Bunlar da ilgini çekebilir

Doç. Dr. Yavuz Örnek, Nuh Tufanını Anlatıyor

Devamını Oku →