Yazar: 21:11 Ekonomi, Manşet Haberler

İNSAN KIYMA MAKİNESİ

“Ne yapacağım biliyor musun? Parayı bulunca her şeyi satıp Ege’ye yerleşeceğim. Şehrin hayhuyundan uzak, trafikten, gürültüden, stresten uzak sakin bir hayat yaşayacağım. Kendime ait bir bahçem olacak; ekeceğim, biçeceğim belki küçük baş hayvan bile beslerim ama günün sonunda kendime daha fazla vakit ayırabileceğim ve huzur içinde yaşayabileceğim kesin.”

YAZININ VİDEO HALİ

Bu lafları bu aralara ne kadar çok duyuyorsun? Çok duyuyorsun öyle değil mi?

Şehirden kırsala kaçmış insanlarla yapılan röportajlar, sırf bu konuyu alan YouTube kanalları, kırsal hayatını öven blog yazıları…

Peki neden bu kaçış ritüeli bu kadar popüler oldu. Yani şehirlerin katastrofik ve yaşanılmaz hale gelmesi, adeta birer insan kıyma makinesine dönmesi ve imkan bulanların şehirden kaçarak kırsala yerleşmesi, bize aslında sürdürülemez bir düzenin varacağı nihayi bir sonucu, yani insanın insana yabancılaşarak, insandan kaçmaya çalıştığı bir düzeni anımsatmıyor mu?

O halde iş bu raddeye nasıl geldi? Hep birlikte hikayenin başına gidelim, kapitalizmin “altın yıllarını” yaşadığı 1950’li yıllara…

O yıllarından bu yıllardan pek farklı yoktu, yine fakirlerin ve bebeklerin içmesi gereken sütü zenginlerin kedileri ve köpekleri içiyordu.

Bukowski’nin deyimi ile “sabahın altı buçuğunda bir çalar saatin sesiyle uyanıp, yataktan fırlayan, giyinip, zorla bir şeyler atıştıran, sıçıp, işeyip diş fırçalayan, saçını tarayan, başka birine büyük paralar kazandırdığı bir yere ulaşmak için trafikle boğuşan ve tüm bunlara sahip olma fırsatı bulduğu için müteşekkir olması isteyen birileri vardı…

Yine o yıllarda yaşayan insalar da en nihayetinde aynen bugünün kapitalist dünyasında olduğu gibi hayatlarından memnun değildiler, çünkü şunu farkettiler, kapitalizm gölgesini satmadığı ağacı keser.

Bırakın insan hayatını, içinde bulunduğun doğa, hayvanlar, doğal kaynaklar ve çevreyi zerre umursamayan sermaye, seni beni hepimizi böyle “şehirden kaçış” hayallerinin peşine düşmüş hale getirdi.

Dövüş kulübü filmini izleyenler bilir, filmde efsanevi bir diyalog geçer “her gün işe gidiyorsun, akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında alabildiğin tek şey koltuk takımı“ gerçekten acınası bir durum.

Biz ki şehirli insanlar olarak o gereksiz ihtiyaçlarımızdan yüce yüce dağlar yarattık, bir şeyler satın alıyoruz sonra tutup çöpe atıyoruz üretim süreçlerinde israf ediyoruz, tüketim süreçlerinde israf ediyoruz, borçlanarak etrafımıza görünmez kafesler inşa ediyoruz.

Biz şehirli kalabalıklar olarak öyle bir şeyin içine düştük ki, bu gün bir pizza firması bize 30 dakika da pizza getirme garantisi verirken içinde yaşadığımız “sosyal devletler” bize 30 dakikada ambulans dahi gönderemiyor.

Normal. Peki neden normal? Çünkü ne insan odaklı ne de üretim odaklı bir düzenin içinde yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız dümen tamamen tüketime ve sermayeye odaklı

Kısacası hepimiz çok kızgınız, bir şeylerin ters gittiğini biliyoruz. Küçükken televizyonları izleyip bir parmak hareketiyle sihirli şeyler yapacağımıza, bir film yıldızı, bir rock yıldızı olabilceğimize inanadık, bir milyoner olabilceğimize inanadık ya…

Yavaş yavaş öğreniyoruz bize anlatılan bazı başarı hikayelerinde olduğu gibi ne her şey öyle kolayca bir ihtimal dahilinde ne de mümkün.

Bu durum yaşadığımız hayatı ve şehirleri birer kıyma makinesi haline, insan kıyma makinesi haline getiriyor.

Haytının anlamsızlaşması, içinde bulunduğun topluma yabancılaşma, sürekli bir bilgisayar ekranında ve telefon ekranında gördüğün, şahit olduğun hayatlarla kendi hayatını kıyaslaman, her kapitalist toplumda olan ve nüfusun %99’unu oluşturan geniş halk kitlelerinden her bir bireyin hayatının bir döneminde en az bir defa dahi olsa sorgulayacağı, üzerine düşüneceği, tartışacağı veya merak edeceği şeylerdir.

Yazının ortalarına geldik, sana üzülerek bir şey itiraf edeyim mi? Üzgünüm tek başına kurtuluş yok.

Hani “ben kafamı alır giderim bilmem ne kasabasına, bilmem ne koyuna yerleşirim” diyorsun ya. Olur yapabilirsin hiç sıkıntı değil. Ta ki sermaye ve kapitalizim o sonsuza kadar kaçtığını ölene kada yaşayacağını zannettiğin o koyu, o güzellik abidesini, o doğa harikasını buldozerler ile işgal edene kadar. Hemde sırf doyumsuz kar güdüsü için.

O halde kalıcı bir değişimin adresi, kendini hengameden adeta sıyırıp uzaklaşmak değil de, kalıcı bir çözüm aramak ve bulmak ve o çözümün bizden sonraki nesiller için de geçerli bir çözüm olacağından emin olabilmekse, o zaman şapkayı çıkarıp iyice bir düşünmemiz lazım ve senin, benim, bizim dememiz lazım ki: Nereye kadar be, nereye kadar!

Artık yazının sonlarına geliyoruz. Peki ya bu şehirden kaçış, doğayla bütünleşiş, doğa içinde yaşam, yani düzenden, sistemden, bunalımdan ve hatta belki kapitalizmden kaçışın yolu olarak gösterilen bu yol, “şehirden kaçış” yolu başlı başına bir kapitalist zırvaysa? Yani kar amacı güden kuruluşların icat ettiği bir kaçış yoluysa?

Belki de olaya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyordur. Kapitalizmin ağa babalarından, iktisatçı Samuelson’un arz talep yasasına ilişkin bir görüşü var, bundan ufacık bahsetmek istiyorum sana. Şöyle diyor: “mallar en fazla oyun, yani doların olduğu yere doğru akar. Bu sisteme göre kemik hastası fakir bir çocuğa verilmesi gereken süt, zengin bir adamın köpeğine verilecektir. Neden? Çünkü arz ve talebin fena işlemesinden mi? Bilakis sütün köpeğe verilmesi, arz ve talebin iyi işlediğini gösterir.

Bu lafı söylerken tabii ki ortada hasta bir çocuk dururken sütün zenginin köpeğine verilmesini tasvip etmiyor ama bir hataya düşüyor. Diyor ki  bu durum: “iktisat biliminin dışında, ahlaki bir sorundur”. Yani sütün zenginin itine gitmesi aslında ahlaki bir tercihtir diyor. Laan! Yerler mi!!!

Arkasından hemen toplum biliminin kapitalistlerce yorumlanmasının sonucu sana bana, insanlığın çoğunluğuna uygun gördüğü bir yakıştırmayı yaslarlar: “insan özünde kötüdür, insan çok hırslı bir varlıktır, bencildir, paylaşmayı bilmez, insan aç gözlüdür” vah vah vah…

Sen kalk Testere filminde olduğu gibi sadece birkaç kişinin başkalarını öldürmek pahasına hayatta kalabilceği bir yaşam düzeni koy ortaya, ondan sonra kalk de ki “insan kötüdür çünkü hayatta kalmak için kendi canından başka herkesin canından vazgeçer, kendi canından başka hiç kimsenin canını önemsemez”. Tutup üstüne sana bana Survivor’ı izletip zor şartlarda hayatta kalmanın ne kadar güç olduğunu göstermeye çalışırlar. Tabi yersen…

Siz bir binin bakayım iş çıkışı saatinde Beylikdüzü-Zincirlikuyu hattı metrobüsüne, o zaman görürsün görürsün Survivor’ı Testere’yi.

Neticede insanın kendi ihtiyaçlarına göre üretim yapmayı reddeden bu kapitalist düzenin yine aynı şekilde insan ihtiyaçlarına cevap vermeyen şehirler inşa etmesi, yaşayış biçimleri ve tüketim alışkanlıkları inşa etmesi ve bu şehirlerin birer insan kıyma makinesi haline gelmesi, akabinde de bundan kurtulmak isteyen şanslı müşterilere alternatif bir yaşam ve şehirden uzak bir yaşam satmaya çalışması bu kokuşmuş düzenin haliyle kaçınılmaz sonucu haline geliyor, ki o hayalini gerçekleştirebilmek insan sayısı oldukça az.

Ne diyeyim, sana tatlı rüyalar. Üstelik başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

SESLİ MAKALE OLARAK DİNLE

14.07.2020 Sevan Onur Duman, DARPHANE PODCAST dizisinden.

(Visited 35 times, 1 visits today)
Kapat
Yandex.Metrica