Yazar: 21:11 Ekonomi, Manşet Haberler

ORTA DİREK KİME GİRDİ?

Bu yazımda sana doğru bildiğini zannettiğin büyük bir yanılsamadan, bir yanlıştan bahsedeceğim. Ben de ömrümün uzun bir kısmını bu yanlışa inanarak yaşadım. Peki nedir bu yanlış? “İyi bir ekonomi de orta sınıfın varlığı ve gerekliliği”. Gel istersen beraber bakalım ve şu soruyu soralım; gerçekten orta sınıf diye bir sınıf var mıdır, var ise neden vardır varlığının amacı nedir?

YAZININ VİDEO HALİ

Eğer daha önceki yazılarımı okuduysan az çok benim toplumsal sınıflara dair fikirlerimi farketmiş olacaksın, bana göre yer yüzünde bir sömürenler bir de sömürülenler var. Basitçe zenginler ve fakirler. Yani kendini ve neslini hayatta tutmak için bir daha asla çalışmaya muhtaç olmayanlar ve hayata kalmak için çalışmaya ihtiyacı olanlar. Peki soyut bir tanım olan bu orta sınıf, bu iki grubun neresinde?

Aslında hiçbir yerinde değil. Aynen Bukowski’nin dediği gibi, zengin sınıf, parayı elinde tutar “ki para onlar için bir amaç değil, araçtır”, bunun yanında hiç vergi ödemez. Orta sınıf, her kapitalist devlette olduğu gibi verginin en büyük kısmını ödeyen sınıftır, bir de bu sınıfı güya korkutmak için tam aksi duruma olanlar, yani sen yani ben, fakirler vardır.

Halbuki adeta bir tahterevalliye benzeteceğimiz bu düzende, tahterevallide kıç konulacak sadece iki yer vardır. O tahterevallinin bir ucunda o zengin, besili ve şişman çocuk otururken diğer ucunda da aç, fakir ve sıska çocuk oturur ve ortada üretilmiş ne değer varsa -şeker ya da para- sürekli zengine doğru akar.

İşte orta sınıf ise bu tahterevallinin yanı başında duran ve zengilerin ağır bastığı tarafa doğru akan para ve şekerden nemalanmaya çalışan, o soyut varlığının asıl amacı olan, “daha çok zenginleşme” hayaliyle yaşayan ancak ne hikmetse her ekonomik krizde küçülen her buhranda asıl darbeyi yiyen ve adil olmayan vergi politikaları yüzünden gün geçtikçe fakirleşen çocuktur.

Bir de bunun üstüne karşı planlama ve orta sınıfın, kendi sınıfına mensup diğer orta sınıf arkadaşlarına karşı rekabet politikaları işin içine girince durum tam da şuna benzer; Afrika’nın düzlüklerinde orta sınıfa mensup iki insan, aç bir aslandan kaçmaktadır. İkisi koşarken biri dönüp diğerine der ki: “yahu biz niye koşuyoruz! Zaten aslandan daha hızlı koşamayız ki, elbet bizi yakalayacak ve yiyecek”, bunu duyan diğer adam ne dese beğenirsin, “benim aslandan hızlı koşmama gerek yok ki senden hızlı koşayım yeter”.

İşte şu an olan tam da budur. Bütün mücadelesi zenginleşmek ve mümkünse o zengin tarafa geçmek olan “orta sınıf” kendisini ilk kriz vurduğunda, ilk buhran yakaladığında olmasa da kapitalist düzen kaynaklı üretilegelen belki bir sonraki krizde o arkadaşının başına gelen kara talihi yaşar ve bedeli kendisi de dahil büyük ihtimalle iş verdiği herkes öder.

Benim, senden isteğim ve umudum şudur; umarım bu yaşına gelene kadar kendine asla orta sınıf dememişsindir. Çünkü bazen görüyorum adam veya kadın her neyse asgari ücretin iki bilemedin üç katı maaşı alınca aman ben orta sınıfım aman ben kalbur üstüyüm falan diye tutturup gidiyor.

Yazının ortalarına geldik, şimdi burada bir virgül koyup ortalama 300 yıl geriye götürmek istiyorum seni; kapitalizmin doğduğu zamanlara. Burası çokomelli. Ekonomi ve finansla birazcık ilişkin varsa Adam Smith ismini duymuşsundur kesinlikle “modern günümüz ekonomisi” için çok önemli bir isim.

Onun ekonomiye dair eleştirilerinin çoğu feodalizmi, feodal beyleri, lordları, kralları eleştirmek üzerineydi. Ona göre bu eski yöntemlerin hepsinden kurtulmalıydık yani köleler ve efendiler, lorldlar ve serfler düzeninden çıkılmalı ve yeni sisteme merhaba denilmeliydi.

Bu yeni sistem öyle bir sistem olmalıydı ki artık köleler ve efendiler, serfler ve lordlar değil, ekonomik olarak özgür bireylerin dünyası kurulmalıydı. İşte bu sebeple çalışanlar kiminle sözleşme yapabileceklerine, kiminle pazarlık veya anlaşma yapabileceklerine karar verebilmeliydiler, işverenlerini (efendilerini) seçebilmeliydiler ve bu sayede geçmişin o baskıcı krallık rejimlerinden ve kraliyet ailelerinden kurtulunabilirdi ve tamda dediği gibi oldu…

Fransız ihtilali ile birlikte Avrupa’da Adam Smith’in de istediği bu düzenin yıkılma süreci başlamış oldu. Bu düzene Fransızca da bir terim uydurdular ve dediler ki, bunun adı “laisse faire” olsun yani günümüz Türkçesi ile “bırakınız, yapsınlar, bırakınız olsun düzeni”. Yani hükumet ekonomiyi serbest bırakmalı, ekonomi bağımsız bireyler tarafından inşa edilmeli ve yönetilmeliydi.

Alırken ve satış yaparken bu bireyler, keyfi olarak alım satım sözleşmeleri yapabilmeli. İşte son 300 yılın büyük tartışması bunun üzerineydi yani devletler ve hükumetler bu düzene müdahale etmeli mi, edecekse ne oranda etmeli?

Devletin müdahil olduğu bir piyasa düzenin karşısında olanlar yani Keynesyen’ciler bir takım sorular ile geldiler; “Alıcının ve satıcının, işçinin ve işverenin arasında anlaşamazlık olduğunda ne yapacaksınız?” dediler, “elbette yüzünüzü devlete ve onun mahkemelerine döneceksiniz”. İşte bu yüzden dediler ki, bu ticari ilişkilerin düzenlenmesinde, standartların belirlenmesinde ve anlaşmazlık çıktığında, kriz çıktığında müdahale gerektiğinde hükumetler işin içinde olmalı.

Anlayacağın üzere son 300 yıldır tartışmanın geneli bu yöndeydi, hükumet ekonominin içerisinde ne kadar olmalı, ne kadar düzenleme yapmalı, ne kadar serbest bırakmalı falan filan…

Peki tartışmalar ne zaman son buldu? 1929 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde büyük buhran koptuğunda. Keynesyenciler çıktı, dedi ki; “bakın gördünüz mü, büyük bir ekonomik bunalım yaşıyoruz ve bizi bundan kurtarabilecek tek otorite; hükumetler, devletlerdir.”

Şimdi senden gözlemlemeni istiyorum. İçinde yaşadığın kapitalist devlete ve kapitalist topluma iyice bakmanı istiyorum. Ekonomi politikaları üreten ağızları iyi dinlemeni istiyorum. Bunların aynen bu tartışmanın taraflarında olduğu gibi ikiye ayrıldığı göreceksin.

Bir yandan devletin ve hükumetin ekonomiye katılımı, onun yanı sıra düzenleyici olmasını isteyenler; öbür taraftan hükumetin ve devletin ekonomiye ve piyasaya asla bulaşmasını isteyenler. liberaller ve neoliberaller halk ağzıyla “liboşlar”. Temelde bu iki tartında senin ve benim için birbirinde farkı yok aslında çünkü bu insanlar için ekonomik düzende insanlık ikiye ayrılmış durumda bir; teşebbüsü, firmayı, işletmeyi, yani girişimi yönetenler. İki; sen ben, o işlerde çalışanlar, yani yaşam mücadelesi verenler, işe vardığında iş verenleri tarafından o gün ne yapacağı kendisine söylenenler.

İşte kapitalizmin ve kapitalistlerin en karakteristik özelliklerinden biri budur. Toplumu iş verenler ve işçiler olarak ikiye ayırmaktır.

Tam bu noktada kapitalizm kendinden önce denenmiş, köle-efendi, maraba-ağa gibi diğer ekonomik modellerden ayrılır. Az önce sana feodalizmden bahsettim, onu hatırla. Orada neler vardı? Lordlar, efendiler ve köleler, serfler. Efendiler güce sahip, efendiler sistemin tepesinde oturur ve kölelerine dönüp neyi, ne zaman, nasıl üreteceklerini söyler. Halk deyimiyle ağa ve maraba arasındaki ilişkidir bu.

Bu sistemlerin hepside kapitalizmde olduğu gibi kendine dair çözülemeyecek problemler ve kargaşalara sahiptir. Bu kargaşalardan en büyüğünden bir tanesini 2008 yılında büyük kredi krizinde gördük, ondan önce 2002 krizi, şu an içinde bulunduğumuz 2020 ekonomik tufanı… Bazen büyük uzun süren, bazen küçük kısa süren krizlerde olsa, sistem kaynaklı birçok kriz gördük.

Kaçınılmaz olan bir şey oldu bu krizlerde. Herkes yüzünü hükumetlere ve devletlere çevirdi ve dedi ki, “bizi kurtar, batık borçlarımızı sil, bize faizsiz krediler ver, vergilerimizi affet” vesaire vesaire…

Büyük bir çelişkidir ki “ne yazık ki” zengiler bir köşede oturup krizlerden zarar görmezken, kapitalist devletlerinden böyle taleplerde bulunanlar nedense hep bir gün zengin olmak hayaliyle yaşayan zavallı orta sınıflar oldu.

İşte tam bu olurken o “devlet ekonomiye müdahale etmesin kardeşim piyasaya dokunmasın!!” diye zırlayan liberal ekonomistlerin, lümpenlerin ve kendini zengin zanneden orta sınıf mensuplarının kapitalist devletlerine kendilerini kurtarmaları için yalvardıklarını gördük.

Tam bu noktada “Kapitalizmi Kurtarmak” adında bir belgeseli sana önermek istiyorum, eğer vaktin varsa oturup izleyebilirsin, az çok ne demek istediğimi bu sayede zihninde daha da berraklaştıracağını umuyorum.

Kısacası bütün bu buhranlar ve krizler olurken kapitalist devletler, kapitalizmin birer kurtarıcısı, orta sınıfın umudu ve zenginlerin mesihi haline geldi.  Tam da o sırada sen, ben, halk olarak bir şeyi çok iyi anladık, asıl tartışma ne devletin ekonomiye ve piyasaya dahliymiş ne de devletin ve hükumetin piyasalar ile ekonomiden ellerini çekmesiymiş çünkü hepimiz kapitalizmin bizler için en iyi ve en ideal düzen olduğuna inanmıştık…

Onlara göre tartışma kapitalizmin gerekliliği veya gereksizliği olamazdı, tartışma kapitalist bir düzende kapitalist devletin ekonomiye dahli veya dahilsizliği olmalıydı. Ancak hepsi kaçınılmaz olarak yanıldı.

Ben okuyucumu, seni yanıltmayacağım. Devletin kapitalist düzendeki payının minimize edilmesini ve maksimize edilmesini isteyenler arasında orta sınıfın ne amaçla hareket ettiğini, nasıl bir fonksiyonu olduğunu anladığını umuyorum. Peki halk olarak senin, benim asıl gündemimiz bu mu? Elbette hayır.

Bizim gündemimizde daha büyük bir soru işareti olmalı. Şimdi geldik bam teline, asıl soru işaretine. Ağalar ve marabalar arasıdaki hikayenin son bulması, efendiler ve köleler arasındaki ilişkilerin son bulması hep tek bir sorunu beraberinde geldi “daha iyi bir düzen ve daha iyi bir sistem mümkün mü?” Elbette mümkün.

Ama o mümkün düzenin ne olduğunu sana anlatacak kadar bilmişlik taslamayacağım. Fakat emin olduğum bir şey varsa o mümkün düzenin adı kapitalizm hiç mi hiç değil.

Son 300 yıl ekonominin temeli olan üretim ilişkilerini düzenlemek konusunda kapitalizmin başarısız olduğunu gayet iyi gösterdi ve hatta bu başarısızlığın, kendisine acil müdahelede bulunan, yani ekonomiye müdahalede bulunan devletler tarafından düzeltemeyeceği de görüldü.

Fakat kapitalizmin açtığı yara büyüktü ve her kapitalist devlette olduğu gibi gelen iktidarlar bu yararı sarmakla, iyileştirmekle ve iltihaplanmasını önlemekle uğraştı. Bunu zaten zavallı durumda olan fakirleri veya sözde var olan zavallı orta sınıfı değil, zenginleri kurtarmak namına yaptı. Kapitalizmi kurtarmak namına yaptı.

Modern kapitalist düzende bu büyük soru işaretini kafasında taşıyanlar, aynı zamanda sorunu doğru yerde gören ve çareyi doğru yerde arayanlar kendilerine iki tane düşman edinmiş oldular. Bu düşmanlığın ve çatışmanın nerede sonlanacağı kesin.

Ağalar ve marabalar arasında ki çatışma nerede sonlandıysa, efendiler ve köleleri arasındaki çatışma nerede sonlandıysa bu kapitalist düzende, düzen tarafından sömürülen ve istismar edilenlerle düzeni koruyan kollayan ve işletenler arasıdaki çatışmada aynı yerde sonlanacak ve bunu “orta sınıf” adı verilen gereksiz ve belki de hiç var olmamış bir sınıfın yokluğunda yapacak. Başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

SESLİ MAKALE OLARAK DİNLE

21.07.2020 Sevan Onur Duman, DARPHANE PODCAST dizisinden.

(Visited 198 times, 2 visits today)
Kapat
Yandex.Metrica